3 Temmuz 2008 Perşembe

GAFLET UKUSUNDAN UYANMAK!


Dinci örgütlenmeye, dünyanın öne gelen ülkelerinden de tepkiler yükselmeye başladı. Toplumun ilgisini fazla çekmemek için adını ne koyarsanız koyun; dinci yapılaşma ve dini tabanlı siyasi sistem ve örgütlenmelere rağbet edilmiyor.
Bunun en son örnekleri ABD ve Rusya Federasyonu’nda kendini net bir şekilde gösterdi. Bunların; böylesi bir konuda ne denli samimi olduklarını zaman gösterecek elbet… Ama verdikleri görüntü; Dinci Siyasi Yapılaşma ve Örgütlenmeye müsamaha gösterilmediği yönünde…


* * *

Haberleri incelerken; ilk olarak ABD’nin Pennsylvania Eyaleti’nde, Fethullah Gülen’in sürekli oturma izni konusunun mahkemeye taşınmış olması gözüme takıldı.
Gülen, yıllardır ABD’de yerleşip, sağlık konusunu gerekçe göstererek, Türkiye’de aleyhine açılmış davalardan, gerek zaman aşımının sinsiliğine, gerekse -delillerin ortadan kaldırılmış olduğu iddiasıyla- delil yetersizliği gerekçelerine sığınıp, paçasını kurtarmaya çalışırken; bir yandan da ABD gibi bir ülkede sürekli oturabilmeyi garantilemek istiyor…
Ancak, orası ABD bile olsa, aklın yolunun bir olduğu gerçeği orada da kendini gösteriyor.
Evrensel hukuk eğitimi almış ve vicdani sorumlulukla ve aklın aydınlığında hareket eden hukuk adamlarından Pennsylvania Eyalet Bölge Savcısı, konu hakkında araştırmalar yapmış uzmanların görüşlerine dayandırdığı iddialarında; Gülen’in yapmaya çalıştığının; ‘…siyasi bir hareket olduğunu ve İslamcılığı eğitim yoluyla yayma gayretinde bulunduğunu ve mali kaynakları hakkında da yığınla kuşku olduğunu…’ öne sürmektedir.
Bu noktada gözümüzü hemen Türkiye’ye çevirdiğimizde ise; AKP ve Zihniyeti’nin, ABD’deki bir kısım etkili ve yetkili mercilerden aldığı destekle, beş yılı aşkın bir süredir iktidarda olduğunu ve bu süre içinde de; gerek ABD’nin direktifleri ve AB’nin arzuları doğrultusunda, gerekse şeriatçı Arap Sermayesi’nin sinsi planları ve girişimleri neticesinde, adeta bir işbirlikçilik sevdasıyla,Türkiye Cumhuriyeti’ni her yönden yıpratmak istercesine bir siyasi tavrını ısrarla sürdürdüğünü açık bir şekilde görebiliyoruz.
Ne acıdır ki; bu gidişatı beğenen, sürmesini isteyen ve İslam Dini adına bunun gerekli olduğuna inanan bir kısım insanlarımız da var…

* * *

Haber yoğunluğu içinde; Fethullah Gülen’e bir darbe de Rusya Federasyonu’ndan vurulduğu şeklinde bir-iki satırlık yazı daha okudum. Haberin ayrıntısını incelediğimde; gerçek su yüzüne çıktı…
Rusya, Tataristan Özerk Cumhuriyeti’ndeki Gülen destekli okullardaki, Türkiye’den getirilmiş 44 öğretmeni sınır dışı etmiş.
Kararın gerekçesi oldukça ilginç: ‘Türk Öğretmenlerin okullarda, Rusya yasalarına aykırı olarak eğitim faaliyetlerinde bulundukları, öğretmenlerin nurculuk faaliyetleri kapsamında çocuklara din eğitimi verdikleri…’ şeklinde belirtilmektedir.
Ayrıca, geçen yıl St. Petesburg’da, yine aynı amaçla kurulmuş Gülen destekli okulların kapatılmaması için RTE’nin aracı olduğu ve Rusya federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’den ricalarda bulunduğu ve bu ricaların hiçbirinin de kabul görmediği ayrıntılar arasında yer almaktadır…
Bütün bu olup / bitenler karşısında; Türkiye’deki Zihniyet’in halen, ‘Ben de Atatürkçüyüm… Biz de Atatürk İlke ve Devrimleri’ne bağlıyız…’ takiyyeleriyle görev yapabiliyor olması, daha da acısı, buna insanlarımızca rağbet edilmesine neler söylenebileceğini sizler takdir edin…

* * *

Tüketim toplumu olmanın yarattığı çılgınlığın yanı sıra, kültürel yozlaşmışlık ve beraberinde getirdiği çürümüşlüğün doğal sonucu olarak, bir kısım insanlarımızın derin bir uyku hali içinde bulunmasının anlaşılır bir tarafı olmadığını düşünüyorum.
Ülkenin satılması karşısında bile tepki veremeyen kitlenin, çeşitli ortamlardaki sohbetlerde bu konuların açıldığında nasıl rahatsız ve tedirgin oldukları her hallerinden anlaşılıyor.
Biraz kendilerine geldiklerinde; ‘Ne yapacağız, söyleyin yapalım…’ türünden bahanelerin arkasına gizlenerek, sözüm ona, sert tepkiler vermeye çalıştıkları, dolaysıyla da sorumluluğu kolayca başkalarına yükledikleri, kendilerinin bu vatan için ne gerekiyorsa yapmaya hazır oldukları gibi hamasi sözler sarf ettikten sonra da; kimin elinin kimin neresinde olduğu dahi belli olmayan ve çöküntünün-çürümüşlüğün ve de yozlaşmışlığın yarattığı, parıltılı sanal hayat kandırmacasıyla dolu TV dizileri çöplüğüne dalıp, vurdumduymazlık ve de adamsendecilik aymazlığına sığındıkları her daim görülen manzaralardan oldu artık…

* * *

Bugüne değin bir çok kez yazıp, söylememe karşın; yine de yazacak ve bıkmadan da söyleyeceğim.
Atatürk İlke ve Devrimleri’ne inanmış ve Cumhuriyet’in Temel Değerleri’ne ve bugüne değin elde edilmiş Kazanımları’na özde bağlı hiç bir Türk Vatandaşı’nın, ‘Ne yapacağım? Bana söyleyin, yapayım!’ şeklindeki bahanelerin arkasına sığınma lüksleri yoktur. Olamaz da!
Sen, bir vatandaş olarak, ülkenin bu durumunda ne yapacağını bilemiyorsan; ben sana ne söylesem uygun olur ki…?
Eğer, gerçekten çaresizliğe düşülmüş ve gerçekten neler yapılabileceği bilinemiyor ve nereden başlanabileceği konusunda bir bocalama içinde kıvranılıyorsa; dolaysıyla da hiçbir kaynak ve de yardım alınabilecek yer bulunamıyorsa; alın elinize ve NUTUK’u okumaya başlayın. Orada, sizlere neler yapabileceğinize ilişkin ayrıntılar bir bir anlatılmaktadır.
Bunda sıkıntılarınız olursa; Atatürk’ün Bursa Nutku’nu bulup, incelemeye çalışın. Bu da size uymuyorsa; Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni okusanız da yeter!
Bu ölümcül uykudan uyanmamakta direnilmesi halinde; geçenlerde söylediğimi yeniden söylemekte yarar görüyorum:
‘Hepimiz aynı gemideyiz. Gemi çoktandır su almaya başladı bile. Geminin, ellerine ve yönetimine teslim edildiği kaptan, dümene yeterince ve gerektiği şekilde hakim değil.
Olacağa da benzemiyor!
Deniz bitti. Gemi kumsalı da geçti ve karayolunu bile aşıp, yolun kıyısındaki Ahmet Efendi’nin tarlasına daldı… Kaptan, halen her şeyin yolunda olduğunu sanıyor. Ama, yanıldığını da görmüyor. Göremiyor!’

Şartlar böylesine gelişmeler gösterirken; belki, ‘Hiç değilse batmaktan kurtulduk…’ diyenler çıkabilir. Ama onlara şunu söylemek istiyorum:
‘Efendiler! Bu gemiyi bir daha kolay kolay yüzdüremeyebilirsiniz! Yüzdüremediğiniz gemiyi de elinizden çekip alabilirler… Bunu göremiyor musunuz?’

* * *

Özellikle son günlere meydana gelen olaylar ve yaratılan baskı ve sindirme uygulama ve politikaları da göz önünde bulundurulduğunda; Atatürk Aydınlanması ışığı ve rehberliğinde Türk Devrimleri’ni yürütme kararlılığında olan aydınlarımıza büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir.
Dürüst olalım ve de gerçekleri çarpıtmadan dile getirmekten kaçınmayalım. İnsanlarımızı, akademik sözler ve kısır söylemler içinde boğup, bunaltmayalım. Örgütlenmenin ne şekilde ve nasıl yapılması gerektiği tabii ki uzman arkadaşların işi… Ancak, meseleyi fazla dolambaçlı yollara çekmenin de hiç birimize bir yararı olmayacağı kesin…
Mustafa Kemal Atatürk’ün, Milli Mücadeleyi ve dolaysıyla da Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı hangi şartlarda başlattığı ve nasıl kazandığı tarihin sayfaları arasındaki onurlu yerini almış bulunuyor…
Yeniden bir örgütlenme biçimi üretme gayretkeşliği içinde bulunmak ve bir takım süslü ve akademik kelimelerle doldurulmuş cümlelerle kısır söylemlerin hiç birimize bir yararı olmadığı gibi; zaman yitirmekten başka bir anlam da taşımamaktadır, taşımayacaktır da!
Bu gaflet uykusundan bir an evvel uyanmak için, ‘Bu Vatan Benim…’ diyen her bireyin ne yapması gerektiğine acilen karar vermesi gerekiyor…
Olmazsa olmazımız, bütün kapris ve bencilliklerimizden ve ‘Ben’ egomuzun tatmininden sıyrılıp, olabildiğince çabuk uyanıp, birlik ve beraberlik içinde, omuz omuza, Tam Bağımsız Türkiye için mücadelemizi sürdürmek zorunda olduğumuzdur…
Yarın çok geç olabilir…!

CENGİZ ÖNAL ‘TARAKÇIOĞLU’
www.cengizonaltarakcioglu.com
www.cengizonaltarakcioglu.blogspot.com
cengizonal.tarakcioglu@gmail.com

Hiç yorum yok: