27 Eylül 2008 Cumartesi

BAYRAM KUTLAMASI

Aslında, bu yazıya başlamadan önce, bütün dostlara bir Bayram Mesajı göndermeyi düşünüyordum. Bilgisayarın başına o nedenle oturdum. Çünkü, bir-iki günden buyana çok sayıda Bayram Kutlama mesajı alıyorum. Mesajlar halen de gelmeye devam ediyor. Doğrusunu isterseniz; dünyaya pembe gözlüklerle bakarak, hoşa gidici sözlerle dolu bir mesajı yazmaya ellerim varmadı.
Neden mi?
Nedeni oldukça basit!
Özellikle son zamanlarda insanlarımızın yüzlerindeki mutsuzluktan çok rahatsız oluyorum. Elbette, mevcut şartlar ve olanlar beni de çok mutsuz ediyor.
Yüzümüzü güldürecek bir şey mi var ki gülelim ve de mutlu olalım?
Hayatın ağır şartları altında yaşama mücadelesi verirken; Polyannacılık mı oynayalım?
* * *
Bir yanda AKP ve Zihniyeti iktidarının olabildiğince ağırlaştırdığı hayat şartları, ayrıca RTE’nin baskıcı tavrı ve toplumu sürekli geren agresif tavırları, öbür yanda da; Atatürk İlke ve Devrimleri’ne inanmış, Laik Cumhuriyet’in Temel Değerleri’ne ve bugüne değin elde edilmiş Kazanımları’na, özde, bağlı olan vatandaşlar üzerinde oynanmak istenen oyunlar.
Dinci ve yandaş medya kuruluşlarındaki bir kısım insanların işaret ettiği kişilerin teker teker toplandığına dair iddialar neticesinde; hemen her sabah yeni gözaltına almalar ve bir iki günlük sorgu-sualden sonra da kesin tutuklamalar. Arada sırada bir iki kişinin serbest bırakıldığı da olmuyor değil.
Bütün bunlar gözümüzün önünde olup, biterken nasıl mutlu olalım?
Mutluyuz diye yalan mı söyleyelim?
* * *
Neler oluyor dersiniz?
Yıllardan beri varlığını sürdürdüğü ve asıl amaçlarının da ülkede kaos yaratarak iktidarı devirme olduğu iddia edilen Ergenekon terör örgütünün nasıl oluyor da üyelerinin büyük çoğunluğu Atatürkçü Düşünce’ye bağlı aydınlardan oluşuyor.
Sahi, bunca yolsuzluk, dolandırıcılık, görevi kötüye kullanma, devlet malını hortumlama vb gibi suçlamalar AKP ve Zihniyeti mensuplarına yöneltilmiş, hatta bir çoğu bu suçlamalar neticesinde hüküm giymişken, malum terör örgütü içinde hiç AKP ve Zihniyeti mensubunun bulunmaması düşündürücü değil mi?
Mustafa Kemal ATATÜRK’ün mektebinde yetişmiş ve yıllarca da Türk Ordusu’nda en üst düzey görevlere kadar ulaşmış, sonra da şerefiyle emekli olmuş insanlar, hiçbir mantıklı açıklama ve gerekçe ortaya konulmaksızın alınıp, götürülüyor ve de tutuklanıyorken; AKP ve Zihniyeti mensuplarının, Süt’ten Çıkmış Ak Kaşık misali bir tavır ile malum görevlerine devam ediyor olmaları, size de garip gelmiyor mu?
* * *
Bayram’a birkaç gün kaldı. İnsanların yüzleri gülmüyor. Artık sokaklarda mutlu yüzlü insanlar görmek hayal oldu. Bayramlarda mutlu olunur, insanlar birbirlerini ziyaret eder, küskün olanlar barışır, büyüklerin elleri öpülür ve çocuklara da şekerler verilerek sevindirilir. Ama bugünden görülebilen Bayram, bana hiç de öyle olacakmış gibi gelmiyor. Çarşı-pazarda doğru dürüst Bayram alışverişi yapana bile rastlamadım. Çoğunlukla gördüğüm, ellerinde bir naylon poşetin içinde bir-iki küçük pideyi sallaya sallaya otobüs duraklarına doğru hızlı ve karamsar adımlarla ve mutsuz bir yüzle yürüyen insanlar. Bu durum da nasıl olup da Bayram Kutlayacağımızı merak ediyorum.
* * *
Değerli Dostlar; bu meseleler, işi birkaç yuvarlak sözle geçiştirecek kadar basit değil. Birileri, Atatürk Türkiyesi üzerine büyük tezgahlar kurma ve oyunlar oynama misyonuyla görevlendirilmiş. Bu açıkça belli. Bunun kökünün de ABD’de olduğu ve bütün ayrıntıların orada tezgahlandığı, artık su götürmez bir gerçek. Ülke’nin bu duruma gelmesinin nedeni dışarıdan yönetilmesidir. Dışa, hatta ABD’ye bağımlı ve AB’nin de direktiflerini almadan edemeyen mevcut siyasi iradenin işleri daha da kötüye götüreceğinden endişe duyuyorum.
Mevcut uygulamalar ve toplum üzerindeki baskılar, Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN Bursa Nutku’nda tanımladığı Türk Genci’ni, Atatürk Aydınlanması ve Türk Devrimi davasından alıkoymamalı. Bu Vatan bizim. Bundan kimsenin endişesi olmasın. Bugüne değin uygulanan Bizans oyunlarına boyun eğmeyen yüce Türk Ulusu, bu badirenin de altından alnının akıyla çıkmasını bilecektir. Bundan eminim. Sizlerin de emin olduğunuzu adeta hissediyorum.
* * *
Şimdi gelin de Bayram kutlayalım! Peki nasıl? Bu şartlarda nasıl Bayram kutlanabilir ki? Öyle ya; Bayram kutlayacaksak; mutluyuz demektir. Öyle olmadığımız ortada. Evet Ramazan ayını bitiriyoruz, Bayram yaklaşıyor ama; Türk Ulusu’nda Bayram Kutlayacak mecal mi kaldı?
Bundan kastım, Dini inancımızın gereğini yapmamak falan gibi anlaşılmasın. Böyle bir derdim olmadığı gibi; böyle bir iddiaya da sahip değilim.
Benim söylemeye çalıştığım; şartlar çok daha farklı olabilseydi de; Bayram’a öyle girebilseydik…
Türk Ulusu için öyle bir Bayramı kutlamaya gerçekten hasretim. Umarım yakın zamanda kutlayabilirim.
Her şeye karşın; yine de hepinizin Bayramını en samimi duygularımla kutluyor, her şeyin arzu ettiğiniz şekilde olmasını temenni ediyorum.
CENGİZ ÖNAL ‘TARAKÇIOĞLU’
www.cengizonaltarakcioglu.blogspot.com.
cengizonal.tarakcioglu@gmail.com
onalcengiz@gmail.com

24 Eylül 2008 Çarşamba

MECLİS’TE BİR İLK DAHA!
Birkaç günden buyana medyada CHP Grup Başkan Vekili Kemal Kılıçdaroğlu ile AKP Genel Başkan Yardımcısı DMM Fırat’ın sözlü sataşmalarını hep birlikte izliyoruz. Sataşmanın seviyesi oldukça düştü. Son olarak, AKP’li DMM Fırat CHP’li K. Kılıçdaroğlu’na ‘Müfteri’ suçlaması yaparken; Kılıçdaroğlu’da Fırat’a ‘Sayın Baron’ diye hitap etti.
Her iki taraf, 25 Eylül 2008 Perşembe günü saat 14.30’da, TBMM çatısı altında ilk kez yapılacağı iddia edilen ve Doğan Medya Grubu’ndan Uğur Dündar’ın yöneteceği açık oturumda karşı karşıya gelecekler. Tartışma canlı olarak da bütün ülkeye yayınlanacak. Birkaç gündür medya bundan bahsediyor.
Kılıçdaroğlu, elinde üç konuya ilişkin suçlama belgelerinin olduğunu iddia ediyor ve Fırat ise bunların asılsız ve söylenenlerin de yalan olduğunu belirtiyor. Perşembe günü hepimiz sonucu görüp, izleyeceğiz…

* * *
Ana muhalefet partisi milletvekili ve aynı zamanda da Grup Başkan Vekili olan K. Kılıçdaroğlu’nun yaptıklarını alkışlamamak mümkün değil. Eğer iddialar gerçek ise; -ki Kılıçdaroğlu öyle olduğunu ısrarla söylüyor- ana muhalefet partisi milletvekili, hatta Türk Ulusu’nun duyarlı bir bireyi olarak mükemmel bir şey yapıyor demektir.
Bunun karşılığında da; iktidar partisi AKP’nin Genel Başkan Yardımcısı olan DMM Fırat’ın söyleyeceklerine bakacağız. Söyledikleri ne kadar doğruymuş ve de gerçeği ne derece yansıtıyormuş göreceğiz.
* * *
Aslında üzerinde durmak istediğim konu, Meclis çatısı altında ilk kez gerçekleşeceği iddia edilen tartışmadan önce yapılmış ve de yapılmaya devam eden karşılıklı söylem ve sataşmalardaki üslup. Bu nokta toplumun önemli bir kesimi tarafından çok rahatsız edici bulunuyor.
Özellikle son yıllarda, Türk Ulusu’nun politikacılara olan güven duygusunun her gün biraz daha eksildiği açıkça hissediliyor. Hatta bu sokakta bile dile getiriliyor. Ayrıca, AKP ve Zihniyeti’nin iktidara geldiği 3 Kasım 2002 seçimlerinden bugüne değin uyguladığı Gerilim Politikası da maalesef ortada.
RTE’nin son günlere bağırıp çağırması, iftar davetlerini ve İstanbul’daki ilçe kongrelerini seçim mitingi havasına sokup, ana muhalefet partisi başta olmak üzere; Atatürk Düşünce’yi benimsemiş olanlara yönelik sert ve düşük düzeyli söylemleri, toplumun çekilmiş olduğu gerilim ortamını daha da gerginleştirmekten öteye bir şeye yaramıyor.
Bunlar, öncelikli olarak gençlerimiz üzerinde ve genelde de toplumumuzda siyasetçilere karşı büyük bir antipatiye, dolaysıyla da ülke sorunlarına karşı bir umursamazlığa neden oluyor. Büyük çoğunluğumuzun siyasete ve politikaya olması gereken sempatisini törpülüyor, yok ediyor. Onun için siyasette söylemin dili çok önemli. Toplumsal barışın sağlanması için bu konuda siyasilerimize büyük sorumluluklar düşüyor.
Elbette ki; yolsuzluk, soygun, hırsızlık, devleti hortumlama, talan, vb kimin tarafından yapılmış olursa olsun; mutlaka üzerine gidilmeli ve toplum da bilgilendirilmelidir. Buna hiçbir itirazım yok! Olamaz da!
Ama kullanılan dile ve üsluba çok dikkat etmek gerekir.
* * *
Doğrusunu isterseniz; gerek Yimpaş’ın sahibi Dursu Uyar’ın yargılanması ve AKP Genel Başkan Yardımcıları’ndan Şaban Dişli’nin partideki bütün görevlerinden istifa etmesi, gerekse Deniz Feneri Davası konularındaki gayretlerinden dolayı K. Kılıçdaroğlu’nu kutladığımı bilmenizi isterim. Kişisel kanaatim, AKP ve Zihniyeti mensuplarının bu türden yolsuzluklara bulaşmış olabilecekleri şeklindedir.
Zaten; Dursun Uyar suçlu bulundu ve şu an hapiste. Şaban Dişli de istifa ile suçlamaları kabullenmiş oldu. Deniz Feneri Davası sanıkları ise Alman Mahkemeleri’nce, suçlu bulunarak, cezalandırıldılar. O halde söyleyecek fazla bir şey kalmıyor. Bu nedenle; K. Kılıçdaroğlu’nu takdir etmek duyarlı her vatandaşımızın yapması gerekendir.
AKP Genel Başkan Yardımcısı DMM Fırat’ın gayretleri boşuna. Her ne kadar RTE, Kılıçdaroğlu ve CHP’ye yönelik çıkışlarda bulunup, üstü kapalı, ancak sert ifadelerle Fırat’a destek oluyor görünüyorsa da; bir siyasetçi sorumluluğunu bilerek hareket etmek zorundadır. Desteği kim veriyorsa versin; küfür ve hakaret içeren sözler, özellikle milletvekillerine asla yakışmıyor. Milletvekilleri,Türk Ulusu’nun sorumluluğunu taşıdıklarını unutmamalılar.
* * *
Yarınki tartışma, bana göre, tamamen bir kısır döngü içinde geçecektir. Kılıçdaroğlu belgelerini beyan ettiğinde; göreceksiniz Fırat da başka belgeler öne sürecek ve tartışmadan asla somut bir netice alınamayacaktır. Bir ağız kavgasıdır sürüp gidecek. Yani, Kılıçdaroğlu’nun ortaya koyacağı belgeler karşısında; Fırat da, ‘Özür dilerim. Bunlar gerçekmiş…’ deyip de tartışmayı sonlandırmayacaktır. Tam aksine, Kılıçdaroğlu da, Fırat’ın belgeleri daha gerçekçi bulunursa özür dilemeyecektir. Henüz bu tartışma adabına ulaşamadık.
Ancak şunu da belirtmeliyim ki; elbette, kamuoyu önünde böylesi açık tartışma ortamları her zaman kabul görür. Görmelidir de. Ancak, Tartışma Adabı’na uyulduğu sürece. Yarın ki tartışmanın adabına uyulmayacağı bugünden belli. Bugüne değin karşılıklı söylenen sözler bunu şimdiden gösterdi. Onun için bu tartışma bir kısır döngüden öteye geçemez.
* * *
Mustafa Kemal ATATÜRK’ün oturduğu sıralarda bugün kimler oturuyor görüyorsunuz değil mi?
TBMM, bugüne değin nelere şahit oldu, ne badireler atlattı. Özellikle Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında Meclis’in ve Meclis çatısı altında bulunanların durumuyla bugünkülerin ki kıyas dahi kabul etmez. Beni en çok üzen de; maalesef bu!
Çocuklarımıza, gençlerimize yakın tarihimizden, özellikle Cumhuriyet Tarihimizden bahsederken, içimizi bir hüzün kaplıyor olmakla beraber; dedelerimizin çektiklerini ve yaşadıklarını anlatmaya çalışırken gözyaşlarımızın sessiz ancak, mağrur ve şerefle akması en büyük tesellimiz oluyor.
İşte bu tarihin yaşanması ve yazılmasında O Meclis’in çok büyük payı var.
Umuyorum ki; O Meclis altında yapılacak olan yarınki tartışma O’na yaraşır bir tarza olsun! Türk Ulusu da böylece bilgilendirilsin!
CENGİZ ÖNAL ‘TARAKÇIOĞLU’
www.cengizonaltarakcioglu.blogspot.com
cengizonal.tarakcioglu@gmail.com
onalcengiz@gmail.com

21 Eylül 2008 Pazar

RTE’DEN BASIN’A BOYKOT!

Son günlerde, muhalif gazete ve televizyonlarda da sıkça ele alınan, özellikle Deniz Feneri Davası konusuyla ilgili haber ve yorumlar, RTE’yi çileden çıkarmaya yetti. RTE’nin, tahammülsüzlüğün sınırlarını zorladığı her halinden ve iftar sofraları mitinginden belli oluyor. Bütün sabrını gösteriyor görüntüsüne karşın; iktidar olduklarından buyana muhalefeti bir türlü kabullenemedi. Sonunda, AKP ve Zihniyeti mensuplarına seslenerek, Doğan Grubu medya organları hakkında, ‘Bu gazeteleri evlerinize sokmayın ve bu grubun televizyonlarını da izlemeyin…’ çağrısında bulunduğu öğrenildi.
RTE’nin, AKP ve Zihniyeti’ne muhalif olan medya organlarına Boykot çağrısında bulunması, hangi ruh hali içinde bulunduğunun açık kanıtı değil midir? Ayrıca, bu, siyasi felsefesini ve geneldeki düşünce yapısını, dünya görüşünü, hatta eline daha geniş imkanlar geçtiğinde neler yapabileceğini göstermiyor mu? Bunun altında yatan ihtirasın Diktatörlük Hevesi olduğu açıkça görülmüyor mu?
Amacım Doğan Medya Grubu’nu savunmak falan değil. Böyle bir şeye ihtiyacım da yok. Ancak, nereden ve kimden gelirse gelsin, Basın’a uygulanmak istenen her baskıyı kınadığımı da belirtmeliyim.

* * *
Siyasi iktidarın başarısızlıklarını ve Dinci faaliyetleri Alman Mahkemesi’nce belirlenmiş Deniz Feneri gibi kuruluşlarla dolaylı yollardan kurulmuş ilişkilerini Medya organlarının haber yapması çok doğaldır. Bu konuda, AKP ve Zihniyeti ve dolaysıyla da RTE hazırlıksız yakalandı. Olayı örtbas etmeye çalışma gayretiyle önce inkar ettiler. Ancak başarılı olunamadı. RTE’nin konu hakkındaki bütün agresifliği de bu noktada ortaya çıkıyor. Yani, muhalif basının bir an evvel susmasını istiyor.
Yapılan, Demokrasimiz açısından, olabildiğince talihsiz bir durumdur. Bunun, normal ve çağdaş insan mantığına göre kabul edilebilir hiçbir yanı yoktur. Olamaz da!
Çok partili siyasi hayata geçtiğimiz tarihten bu yana siyasi irade ile medyanın kavgalarına çokça şahit olundu. Ama, bugüne değin hiçbir başbakan, RTE gibi, Basını Boykot çağrısında bulunmadı. Cumhuriyet Tarihimizde, medyanın, nispeten özgürce hareket edebildiği bir gerçektir. Sadece, 12 Eylül döneminde, Sıkıyönetim Komutanlıkları’na, Basın’a Sansür yetkisi verilmişti…Yakın tarihimiz böyle söylüyor.
RTE’nin, Türk Ulusu’nun haber alma özgürlüğünü engelleyici ve demokratik haklarından en önemlisini hiçe sayan bu tavrı çok yanlıştır. Bu, Birey hukukuna karşı yapılmış bir saygısızlıktır. Bunun altında yatan ve her an ortaya çıkarılması kaçınılmaz olan, Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl despotça ve yandaşlarından-yalakalarından başka hiç kimseye bir hak tanımaksızın yönetilmek istendiği gerçeğidir. Bu tavır; tıpkı ortaçağ zihniyetlerinde olduğu gibi, kendilerine biat etmeyenin yaşama hakkına saygı göstermemektir.
Kısacası; RTE, basın denetçiliğine soyunmuştur…

* * *
Bugüne değin benzeri görülmemiş bu medya düşmanlığını hafife almamak gerekir. Toplum’da, belirli kişilerin konuşması ve yazması yeterli olmaz. Kitlelerin de bu konularda yeterince duyarlı olması ve yasal zeminler içinde kalmak kaydıyla, tepkilerini dile getirmesi gereklidir.
Yaşamakta olduğumuz çağdaş dünyada, böylesi baskıların bizi yıldırmayacağını ve şartlar ne olursa olsun, demokratik haklarımıza sahip çıkacağımızı göstermek zorundayız. Hiç kimse, Bize, demokratik haklarımızı, gümüş tepsi içinde sunmaz. Böylesi bir beklentiden derhal vazgeçilmelidir…
İfade özgürlüğümüze ve çok sesliliği karşı olan her kuvvete karşı olduğumuzu, Bireysel Haklarımızı koruma adına, bir kez daha göstermeliyiz. Aksi halinde; despot rejimi kabullenmiş sayılırız ki; bu, Atatürk İlke ve Devrimleri’ne inanmış, Laik, Demokratik ve Sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Temel Değerleri’ne ve bugüne değin elde edilmiş Kazanımları’na özde bağlı olan Atatürk Gençliği’ne asla yakışmaz.
* * *
RTE, başında bulunduğu AKP ve Zihniyeti iktidarının dününü ve bugününü oldukça iyi biliyor ve yarınını da görebiliyor… Hükümette bulundukları sürede, yolsuzluklar had safhaya çıkmış, her yandan kirli oyunlar, çarpık para ilişkileri ortaya çıkıyor. Yandaşların, özellikle AKP’li Belediyeler ve onların kurdukları şirketler aracılığı ile devleti hortumlamalarının önü alınamaz olmuştur. Medya da; elbette ki bunları dile getirecektir. Onun da okurlarına ve izleyicilerine karşı sorumluluğu var.
AKP ve Zihniyeti’nin himayesinde olan yandaş medya organlarından, bu konularda aykırı bir ses duyulmadığı gibi; bilakis, üstü kapalı da olsa, muhalif meslektaşlarına karşı bir yüklenme de onlardan geliyor. Tıpkı RTE’nin beklediği gibi, her kesin ve her kesimin biat etmesi bekleniyor.
RTE’nin Basın’a Boykot çağrısı da; bu zihniyet içerisinde gerçekleşmiştir…
CENGİZ ÖNAL ‘TARAKÇIOĞLU’
www.cengizonaltarakcioglu.blogspot.com
cengizonal.tarakcioglu@gmail.com
onalcengiz@gmail.com

18 Eylül 2008 Perşembe

TARİHİMİZİN TANIKLARI
GAZİLERİMİZ!

Türk Ulusu bugüne değin çok meşakkatler çekti ve nice sıkıntılar yaşadı. Özellikle Osmanlı döneminde hiç itibar görmüyorken; Mustafa Kemal’in komutası ağırlıklı olarak gerçekleşen Çanakkale Zaferi’nin ardından; Dünya bir kez daha gözünü Anadolu topraklarına ve Türklere çevirdi.
Çünkü, Mehmetçik, Vatanı, Namusu ve Dini İnancı’na olan sarsılmaz bağlılığı sayesinde Çanakkale Ruhu’nu yaratmış ve Mustafa Kemal’in de, adeta altını çizerek belirttiği gibi, bu Ruh sayesinde de; Çanakkale Zaferi’ne ulaşmıştır.
Bu, henüz Ulus olma yüceliğine erişememiş olan Türk Çocukları’na, o dönemdeki dünyanın en güçlü emperyalizm ordularına karşı beş yıl sonra girişecekleri Ulusal Kurtuluş Savaşı için bir tatbikat gibi de gelmiştir… Ancak çok canları şehit vermiş, çok sayıda da Gazilerimiz olmuştur.
* * *
Çanakkale Zaferi’nden sonra, Ulusal Kurtuluş Savaşımız daha bir bilinçle yapılmıştır. Çanakkale Savaşlarında tecrübe edinen genç subaylarımız, daha üst rütbeli komutanlıklar mevkilerine ulaşmışlar, Mehmetçiklerimiz ise; emperyalizme karşı Vatanı için savaşmada önemli tecrübeler edinmişlerdir. Mustafa Kemal’in Tam Bağımsız Türkiye İdeali için başlattığı mücadeledeki kararlılığı ve azmi de en büyük etken olmuştur…
Milli Mücadele yılları içinde ve dolaysıyla da Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında çok canlar yitirmişiz. Gazilerimiz de elbette bir o kadar çok olmuştur.
Bu Gazilerimiz’den birisi olan ve yakında yitirdiğimiz Milli Mücadele Kahramanı ve son Ulusal Kurtuluş Savaşı Gazimiz olan Yakup SATAR dedeyi Eskişehir’de ziyaret edebilme, dolaysıyla tanışma ve ellerinden öpebilme onuruna ulaştım. Tonton, temiz yüzlü ve bilinci de bir o kadar yerinde bir Kahraman Gazimiz’den bahsediyorum.
Uzun uzun konuştuk. O anlattı ben dinledim, ben sordum O anlattı… Saatler sanki saniye hızıyla geçti… Bir müddet sonra da ellerinden öpüp, yanından ayrıldım…
Vefatından önce, Yakup SATAR dedenin kendisinden dinlediklerimi ve daha önceden kızına not ettirdiklerini de toparlayıp, yakınlarının izniyle, yaklaşık iki ay süreyle ULUS Gazetesi’nde yayınladım. Her bölümün yayınlandığı gazeteyi de Yakup SATAR dedeye de ulaştırılmak ve anlatılmak üzere, yakınlarına, bizzat gönderdim…
* * *
Günümüze geldiğimizde; özellikle son 30 yıldır, Türkiye’yi önce bölüp, parçalamak ve sonra da yok etmek amacıyla ABD tarafından beslenip, bütün ihtiyaçları karşılanan ve AB üyesi ülkeler tarafından da himaye gören bölücü terör örgütüne karşı yürütülen Mücadele esnasında 40 bin civarında şehit verdik. Elbette Gazilerimiz de çok oldu.
Gazilerimiz’den, kimisi elini ve/veya kolunu, kimisi ise ayağını ve/veya bacağını yitirdi. Başka şekilde yaralanıp da Gazi olmuş olanlar da yok değil… Elbette var… Hepimiz, her gün belki de sokakta yanından savuşup geçiyoruz. Belki, bu vatandaşlarımızın Gazi olduğunun farkına dahi varamıyoruz. Aslında hata ediyoruz. Zamanla Gazi Derneklerini ziyaret etsek, sorunlarıyla ilgilensek, hasta olanların ziyaretinde bulunsak, ne kaybederiz? Neden bunları yapmıyoruz?
Özellikle Türk Silahlı Kuvvetlerimiz’in bu konularda çok hassas davrandığını biliyorum. Herhangi bir askerinin çatışmada başına bir hal gelmesi veya yaralanması halinde; bütün imkanlarını seferber ettiği ve sağlığına bir an evvel kavuşabilmesi için gereken ne varsa yaptığı bilinen bir gerçek. Ancak bu yeterli değil… Devletin diğer organ ve kurumları da; Gazilerimiz için, gereken bütün imkanlarını seferber edebilmeliler. Çünkü, çok iyi bilinmeli ki; Onlar bu vatan için canlarını bile bile tehlikeye atan tarihin tanıkları vatandaşlarımızdır. Onlar; her daim ellerinden ve de alınlarından öpülesi Gazilerimiz’dir…
* * *
Bu yazıyı, 19 Eylül gününün özelliği itibariyle kaleme aldım. Hiç kurgulamadan ve tamamen içimden geldiği gibi yazdım.
Günün özelliğine gelince;
Birincisi, Mustafa Kemal’e Gazilik Unvanının 19 Eylül 1921 tarihinde verilmiş olması,
İkincisi ise; bugünün Gaziler Günü olarak kutlanmasıdır.
Elbette ki, yazmayı unuttuğum, dikkatimden kaçan ve değinmediğim hususlar olabilir. Bu konuda da okurların hoşgörüsüne sığınıyorum…Takdir edersiniz ki; ben de bir insanım…Yakup SATAR gibi bir Milli Mücadele Kahramanı ve Ulusal Savaş Gazisi’ni tanıma şerefine erişip, elini öpme onurunu yaşayan ve bugün de hayatta olan Gazilerimiz’in çoğunluğunun içinde bulunduğu sıkıntıyı, bir Gazeteci-Yazar sıfatıyla bilen birisi olarak; Gaziler hakkında bir şeyler yazabilmenin ne denli zor olduğunu, bilmem anlatmama gerek var mı?
Gerek günlük hayatta karşılaştığımız, gerekse yakınlarımızda bulunan Gazilerimiz’e karşı daha duyarlı ve hassas olup, gereken saygıyı her daim göstermek zorundayız. Gazi vatandaşlarımızı senede bir gün hatırlayıp, görev yapıyor edasına bürünmek ayıpların en büyüğü diye düşünüyorum.
Sizi, şehitlerimize ‘Kelle’ diyen Zihniyet yanıltmasın… Bu söz de söyleyenin başka bir ayıbıdır…İktidarlar ve yöneticiler gelip-geçicidirler. Ama Gazilerimiz, Tarihin tanıklığının birer belgesidir… Bu sebeple de; Gazilerimiz’e karşı, Onlar’da acıma hissi uyandıracak davranışlarda asla bulunmamalı ve buna çok dikkat etmeliyiz. Unutulmamalı ki; Onlar, Vatan savunması esnasında, yani bizler için Gazi oldular…
Bu kutsal vazifeyi yaparken Gazi olmuş Vatandaşlarımız; Hak Ettikleri Saygı’yı her daim görmeliler. Bunun, diğerleriyle birlikte, Onların en doğal hakları olduğunu düşünüyorum…
Türk Ulusu, Gazilerimiz’e minnettardır. Ebediyen de minnettar kalacaktır!
Gazilerimiz’i, 19 Eylül Gaziler Günü münasebetiyle bir kez daha saygıyla ve şerefle selamlıyorum…
CENGİZ ÖNAL ‘TARAKÇIOĞLU’
www.cengizonaltarakcioglu.blogspot.com
cengizonal.tarakcioglu@gmail.com
onalcengiz@gmail.com

16 Eylül 2008 Salı

GÜNDEM KARMAŞASI
-2-
CUMHURBAŞKANI’NIN ERİVAN ZİYARETİ

Dünya Kupası Grup Eleme maçları münasebetiyle, Ulusal Futbol Takımımız da, grubunda bulunan ülkelerle maçlarını oynamaya başladı. Bu ülkelerden birisi de Ermenistan.
Ermenistan’ı her ne kadar resmen tanımıyor olsak bile; Uluslararası Futbol Federasyonu, eşleşmeyi kura ile yapmış ve ortaya bu sonuç çıkmıştır.
Bunlara bir diyeceğim yok. Çünkü konumuz dışı hususlar…
İşin başka ve oldukça önemli bir cephesi daha var…
Cumhurbaşkanı’nın, Ulusal Futbol Takımı’nın yapacağı maçı bahane ederek, Erivan’a resmi ziyarette bulunması…
Çoğunluğumuzun yakından bildiği ve izlediği gibi, Ermenistan, Türkiye üzerindeki düşmanca tavır ve davranışlarından vazgeçmemektedir. Doğu’daki, Ağrı Dağı’na kadar uzanan önemli bir toprak parçamızın kendi toprakları olduğu saçmalığını bütün dünyaya yaydılar. Hatta, bunda bir kısım tarih bilgisinden yoksun kitleleri inandırmada başarılı da oldular.
1915 yılındaki zorunlu tehcir olayını, o dönemdeki ordunun tek taraflı olarak gerçekleştirdiği Ermeni Mezalimi olarak anlattılar. Hatta, bir çok ülke parlamentosundan bu yönde kararlar dahi çıkmasına neden oldular.
En büyük desteği Fransa başta olmak üzere bazı AB üyesi ülkelerin önemli bir kısmından ve her ne kadar açık olarak beyan edilmese de, ABD yönetiminden görüyorlar… Bu ülkelerin bir çok kentlerinde, Sözde Ermeni Soykırımı anısına dikilmiş anıtlar, heykeller bulunmaktadır…
Yazılabilecek çok hususlar var… Ancak biz asıl konumuza dönelim:
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, bütün bu gerçeklere karşın, Ulusal Futbol Takımımızın maçını bahane ederek, Erivan’a, kısa süreli de olsa, resmi bir ziyarette bulunması, Atatürk Türkiye’sinin 11. Cumhurbaşkanı’nın yakışık almayan bir hareketi olarak nitelendiriyorum.
Eleştirilerin dozunu azaltmaya yönelik bir girişim olarak, ziyaretin adının Resmi Ziyaret değil de şu veya bu konulmuş olması pek önemli değildir. Kim ne derse desin; bu, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın bal gibi bir Resmi Ziyareti’dir.
Ziyaret, belki bazı ülke ve yöneticilerini memnun etmiş olabilir. Ama yıllardır, Ermenistan’ın tezgahlayıp da üzerimizde oynamaya çalıştıkları çirkin oyunlar ortada dururken; Cumhurbaşkanı’nın malum ziyaretinin, toplumun önemli bir kesimini üzdüğü de bir gerçektir.
Hatırlamaya çalışalım lütfen:
Ermeniler ve de dolaysıyla Ermenistan haklarını savunduğu iddiasında olan ASALA terör örgütünce; geçmişteki Ankara Esenboğa ve Paris Orly Havaalanlarındaki katliamlar ile yine o dönemlerdeki diplomatlarımıza yapılan saldırılar ne çabuk unutuldu?
Özellikle de 1915 zorunlu tehciri ve de tehcire sebep olaylar olarak yorumlanan ve kabul gören tehcir öncesi olaylar esnasında, çocuklara, kadınlara ve yaşlılara uygulananlar, toplu mezar olayları ve o yıllarda Rus Askerleri’yle birlikte Ordumuza haince saldırılarda bulunmalar, tarih sayfalarından ve dolaysıyla hafızalardan kolay silinebilecek olaylar değildir…
Cumhurbaşkanı’nın bunları bilmiyor olması düşünülemez bile.
Türk Ulusu’nun bu ziyaretten hiçbir beklentisi yoktur, olmamıştır da! Ermenistan’ın da bize verebileceği hiçbir şey yoktur.
O halde; Cumhurbaşkanı, Erivan ziyaretini yapmaya neden ihtiyaç duymuştur? Böyle davranmakla; Türk Ulusu’nun onuru zedelenmiş ve başta Ermenistan olmak üzere; Türkiye Cumhuriyeti’ni önce bölüp, parçalamak ve sonra da yok etmek için ellerinden gelen her yöntemi deneyen emperyalizm maşalarının ve işbirlikçi hainlerin elleri güçlendirilmiş olmuyor mu?
Türkiye Cumhuriyeti’nin bir çok sorunları olabilir. Ama, Devlet Politikası, özellikle de dış politika, mutlaka ciddi bir eksen üzerinde yürütülmelidir ki; bunun esasları Mustafa Kemal Atatürk tarafından belirlenmiştir. Cumhuriyet tarihimizde, bununla ilgili yığınla örnek vardır. İstenildiğinde yararlanılabilir…

* * *

DENİZ FENERİ DAVASI

Bu, asrın yolsuzluk ve dolandırıcılık olayıdır. Alman ilgili makamları böyle nitelendiriyor.
Geçmişte, yine faaliyet alanı olarak yurt dışını seçen ve vatandaşlarımızın çoğunlukta bulunduğu Almanya’da ağırlıklı olarak kendini gösteren, ancak Avrupa’nın diğer ülkelerine de sıçrayan bir kısım Dinci Holdinglerin yaptıkları gibi; bugünlerde Frankfurt’ta davası görülmekte olan Almanya’daki Deniz Feneri isimli kuruluş, yeniden vatandaşlarımızın dini duygularını sömürerek, büyük paralar toplamıştır. İddianın sahibi, soruşturmayı yürüten polis müdürü Alexander Böhm’dür.
Adı geçen polis müdürü; meslek yaşamında böyle bir skandal görmediğini ifade ediyor. Mahkemeye verdiği ifadesinde; RTÜK Başkanı Zahid Akman’ı kuryelikle suçluyor. Ayrıca, RTE ile halen Alman mahkemesinde yargılanmakta olan ve Türkiye’deki Kanal-7 isimli televizyon kanalının, Almanya’daki uzantısı konumundaki Euro-7’nin Genel Müdürü Mehmet Gürhan ve de Zahid Akman arasında kuvvetli bir para ilişkisi olduğundan söz ediyor.
Konu para olduğunda ve kişisel-siyasal rant hırsı da ağır bastığında ilişkilerin nasıl da karmaşıklaştığını ve nerelere uzandığını görüyor musunuz?
Böylesi dinci kuruluşların, yurt dışını mekan seçmeleri, ilk etapta Türk Adli Sistemi’nden kurtulmak olarak yorumlanabilir. Ancak, asıl mesele, Türk Adaleti’nin pençesinden kurtulmaktan ziyade; ülkesinden ayrı ve uzakta yaşayan vatandaşlarımızın hassas duygularını, yani dini inançlarını sömürmenin daha kolay olduğuna inanmalarıdır.
Adli konu da önemli olmakla beraber; işin altında yatan ve sürekli olarak gizlenmeye, örtbas edilmeye çalışılan husus; inançlı temiz duygularla ibadetini yapmak isteyen vatandaşlarımızın sömürülmesidir.
Uzun zamandır Avrupa Adaleti bunlara dokunmamıştır. Çünkü, Türkiye’nin aleyhine olan her husus; Avrupa’nın işine gelmekteydi… Nihayet Alman Adli Makamları daha fazla sessiz kalamadı, uyandı ve olayın üzerine gitmeye başladı…Yoksullara yardımı amaçlayan Deniz Feneri adlı derneğin faaliyetlerini mercek altına aldı. Soruşturma ve incelemenin neticesinde de; yapılan işlemlerin yasalara aykırı olduğunu tespit ettiler. Açılan davaya halen devam ediliyor.
Olay çok büyük planlanmış. Yardım adı altında toplanan yüklü miktarda paraların, dünyanın çeşitli ülkelerindeki Müslüman insanlara dağıtıldığı söyleniyor. Henüz bu konu kesinlik kazanmamış olmakla beraber iddianamede böyle yer alıyor.
Savcının iddialarında olayın ucunun Türkiye’ye kadar uzandığı belirtiliyor. Malum derneğin, doğrudan veya dolaylı yollardan, bugün ikinci kez iktidarı ele geçirmiş bulunan AKP ve Zihniyeti’yle de çarpık ilişkiler içinde bulunulduğu iddiada yer alıyor. Gazeteler bu haberlerle dolu…
Böylesi büyük bir vurgun haber yapılmaz da ne yapılır?
Gazetecilerin böyle olayları haber yapmaları, hatta ciddi boyutta araştırıp, konuyu kitaplaştırmaları çok olağan olaylardır…
İşte kıyamet de bu noktada kopuyor!
Aydın Doğan’ın başında bulunduğu Doğan Grubu Medyası’nın, söz konusu yolsuzluk ve dolandırıcılığı haber yaptı. Hepimiz izledik ve de okuduk…
Alman Savcının iddiasına dayanılarak, AKP ve Zihniyeti’ne büyük para desteğinin verildiği, hatta bir miktar paranın da bizzat RTE’ye teslim edildiği iddiaları gündeme taşındı. İşte, ne olduysa bu noktada oldu…
RTE, İstanbul’daki İlçe toplantılarını seçim mitinglerine çevirdi. Nasıl bağırıp-çağırıyor…? Bütün celallenmesi Aydın Doğan isimli medya patronuna… Gerekçesi de; bu haberleri gündeme taşıması…Ama, konunun aslı merak edilip de birazcık irdelendiğinde; örtbas edilmek istenen gerçeklerin, Anadolu’da söylendiği tabirle, ‘Kuyruk Acısı’ndan kaynaklandığı ortaya çıktı.
RTE, kendi ifadesiyle, partisine yapılan bu saldırının, Aydın Doğan’ın rant beklentilerine olumlu cevap vermedikleri için kurgulandığını söylüyor. Olayın tamamen Doğan Grubu’nu kollamaya yönelik olduğu iddiasında bulunuyor. Açık söylemek gerekirse, çoğunlukla AKP ve Zihniyeti iktidarının güdümünde olduğu açıkça görülen Dinci Medya da; RTE’nin söylem ve iddialarını destekler mahiyette yazılar döktürüp, duruyor. Malum Zihniyet’in televizyon kanallarının yayını da bu doğrultuda yapılıyor…
Ağırlıklı olarak başta CHP olmak üzere MHP ve DSP gibi muhalefet partileri de; RTE’nin açıklamalarını yeterli ve inandırıcı bulmadıkları doğrultusunda açıklamalar yaptılar. Açıklamalar halen sürüyor. Özetle söylenen; ‘AKP ve Zihniyeti iktidarının olayın yanlış olduğunu söyleyip, örtbas etmeye çalışacakları yerde, daha da üzerine gidip, gerçeklerin olanca çıplaklığıyla, bir an evvel ortaya çıkmasının sağlanmasıdır…’ şeklinde kısaca sıralanıyor.
Özellikle; CHP Grup Başkan Vekili Kemal Kılıçdaroğlu, yaptığı açıklamalarla; olayın aslında Deniz Feneri Davası olmaktan ziyade, Türkiye’nin yargılanması olduğunu ısrarla söylüyor. Bu noktada da; RTE ve başında bulunduğu AKP ve Zihniyeti’nin, suçluluk psikolojisiyle savunma yapıyor görünümünden vazgeçip, Almanya’daki davaya, Türkiye adına müdahil olması gerektiğini belirtiyor…
Ancak, altını çizerek söylemek istediğim önemli bir husus var:
Atatürk Devrimleri ile Laik Cumhuriyet’in Temel Değerleri’ne karşı olan ve eline geçirdiği her fırsatta, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ideolojisi olan bu düşünceyi ortadan kaldırabilmek için her yöntemi denemekten kaçınmayan gerici, yobaz ve çağdışı zihniyetin, neleri yapabilecekleri bir kez daha gün yüzüne çıkmaktadır.
Cumhuriyet kurulduğundan buyana devamlı olarak tetikte bekleyen ve her fırsatı, kendilerince, iyi değerlendirmeye çalışan bu malum Zihniyet, Vatandaşlarımızın kutsal inancını ve dolaysıyla de İslam Dinini pervasızca kullanmaktan çekinmiyor. Bunda bir sakınca görmüyor.
İşin acı olan yanı; bir kısım vatandaşlarımızın, böylesi gerçeği halen yeterince göremiyor olmalarıdır.
Bunlar Müslüman falan değildir. Müslüman böyle olmaz. En azından Allah’ın Kur’an’da emrettiği İslam Dini’nin böyle söylemediğini uzmanlar her daim açıklıyorlar…
Aslında, Beni, RTE ile Aydın Doğan veya Doğan Medya Grubu arasındaki söz düellosu hiç ilgilendirmiyor. Geçmişteki menfaat birlikteliği esnasında verilen samimi görüntüler halen hafızamda… Her iki taraf bırakalım birbirlerine ne söylerlerse söylesinler… Ancak, Türk Ulusu’nun zarar gördüğü durumlarda tarafsız olunamayacağını bir kez daha yineliyorum. Devlet imkanlarının böylesine heba edilmesi ve siyasi yandaşlara peşkeş çekilmesi elbette ki affedilir cinsten değildir. ‘Adam sen de…’ deyip geçiştirilecek olaylar değildir bunlar…
Sonuçta; RTE ve başında bulunduğu AKP ve Zihniyeti iktidarı hazırlıksız yakalandılar. Karşı olduklarını ısrarla söyledikleri, ‘…yolsuzluk yapanı ve tüyü bitmemiş yetimin hakkını yiyeni…’ korur oldular. En azından halen zan aldılar… ‘Damardan Girecekleri Yolsuzluklar…’ kendi başlarına geldiğinde; ne durumlara düştükleri bir kez daha gözler önüne serildi.
Daha düne kadar, Yimpaş’ın patronu Dursun Uyar’ın meselesiyle uğraşır ve olayın henüz mürekkebi dahi kurumamışken; Şaban Dişli olayı patlak verdi. Bu zatın partideki görevinden istifa etmesi, toplumdaki nabzı biraz düşürüyorken ortaya çıkan Deniz Feneri Davası ve çapraşık ilişkiler, başta RTE olmak üzere AKP ve Zihniyeti’ni olabildiğince zora soktu…
En kötüsü de; 22 temmuz seçimlerinde kendilerine oy verdiğini söyledikleri 16.4 milyon seçmenin önemli bir kısmı şimdi çok şaşkın. Ne yapacaklarını bilemedikleri gibi; ne söyleyebileceklerini de kestirebilmiş değiller… Görüntüleri, topluma böyle yansıyor…
Dava sonuçlanıp da işin aslı tam anlamıyla ortaya çıkarıldığında; asrın en büyük yolsuzluğuna tanık olunacaktır…
Hep birlikte bekleyip göreceğiz…
CENGİZ ÖNAL ‘TARAKÇIOĞLU’
www.cengizonaltarakcioglu.blogspot.com
cengizonal.tarakcioglu@gmail.com

14 Eylül 2008 Pazar

DOSTLARA YENİDEN MERHABA!

Merhaba Kıymetli Dostlar…!
Sizlere, en son yazımı Temmuz-2008 ortalarında göndermiş ve bir müddet yazamayacağımı da söylemiştim. Çünkü, ULUS Gazetesi’yle yollarımızı ayırdıktan sonra dinlenmeye ihtiyaç duydum. Geçmişteki yazılarımda da bunu dile getirmiştim.
Ben, gazeteci olmayan bir gazeteciyim. Türkiye’nin çekilmek, hatta sürüklenmek istendiği Ortaçağ Karanlığı gerçeğini, olabildiğince dürüst bir ifadeyle yazmalıydım. Öyle de yaptım… ULUS Gazetesi’nde bunları yazmaya çalıştım. Ama ilgi gördü veya görmedi. Bu sizlerin takdir ve teveccühüdür. Ancak, bana ulaşan yazılı iletiler ile telefon mesajlarına baktığımda; yazdıklarımın arzu edilen ilgiyi gördüğü gerçeği ortaya çıkıyor …
Bu, oldukça yorucu ve meşakkatli bir iş… Hele bizler gibi bu mesleğin eğitimini görmeyip de yazmaya çalışmak bir hayli yıpratıcı oluyor. Çalıştığınız Gazete ile yolların ayrılması söz konusu olduğunda ise; bunu iyi bir imkan olarak değerlendirip, uzun bir tatili hak ettiğim sonucuna vardım… Onun için iki ay gibi bir süre yazmadım. İyi bir tatil yapıp, ondan sonra yazmaya yeniden başlamak daha mantıklı geldi bana…
Nihayet o süre sona erdi. Yeniden yazıyor ve siz dostlarıma kavuşuyorum…
Mutluyum…


GÜNDEN KARMAŞASI!
-1-

Yaklaşık iki aydan bu yana, sizin de gözlemlemiş olabileceğiniz gibi, gündemimize ne çok konular girdi / çıktı.
Gerek Dünya’da, gerekse Türkiye’de ne çarpıcı olaylar yaşandı. Hepimizi şaşkına çevirecek derecede iyi kurgulanmış bu olayların tamamı gündemimize yerleştirildi. Kimisi gündemde fazla kalamadı. Kimisi ise; bir müddet yerini korudu. Bazı konulara gelince; onları hiç sormayın! Gündem halen onlarla meşgul… Deniz Feneri Davası gibi…
Bir kısım çevrelerin büyük rant hayalleriyle gerçekleştirilmeye çalışılan bu yapay gündemler, içeride mevcut siyasi iktidar tarafından da çok iyi değerlendirildi ve kullanıldı.
Hatta bu sayede Atatürk İlke ve Devrimleri’ne inanmış, Cumhuriyet’in Temel Değerleri’ne ve bugüne değin elde edilmiş Kazanımları’na, özde, bağlı Atatürkçü kesime çok ciddi baskılar uygulandı. Siyasi iktidarın yanında yerini almayan, diğer bir ifadeyle Dinci Medya’nın dışında kalan özgür medyaya olabildiğince yüklenildi.
Medya mensupları da dahil ani gözaltına alınmalar, bir kısım aydınların tutuklanmaları ve yıllardır Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çeşitli kademelerinde hizmette bulunmuş ve Orgenerallik rütbesine değin yükselerek Kuvvet ve Ordu komutanlıklarında bulunmuş, sonra da emekli olmuş askerlerimizin dahi, sözde örgüt yöneticisi iddiasıyla, hapse attırılmaları olağan olaylar gibi gösterilmeye çalışıldı. Halen de bu zihniyete devam edilmektedir…
AKP ve Zihniyeti iktidarının bilgisi dahilinde gerçekleştiği adeta her gün yazılan / çizilen içerideki bu çarpıcı ve saçma sapan gelişmelerin yanı sıra, bizim dışımızda da; beklenmedik bölgesel olaylar adı altında, kurgusu oldukça öncelere dayalı olduğu bilinen olaylar sırayla patlak verdi.
Irak’ta uygulananlar ile Ortadoğu’da Filistin halkına reva görülenlerin dışında; bunların en çarpıcı olanı ve sonuncusu da Rusya-Gürcistan meselesidir…

* * *

Şimdi, yakın geçmişteki iki aylık sürede gelişen, hatta kurgulanan önemli olayları kısaca ve atlarına düşüncelerimi de özetle yazarak bir gözden geçirelim:

AKP’NİN KAPATILMASI DAVASI

Davanın açılmasının ardından, herkesler olayın seyrini merak ederken; meydana gelen olayları birlikte izledik. Bu olayların içinde olup da öne çıkanlardan bir / iki örnek verirsek;
Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili Osman Paksüt’ün izlettirilmesi ve telefonlarının dinlenmesi ile Ergenekon adıyla bilinen operasyon kapsamında, AKP ve Zihniyeti iktidarının misillemesi olarak yorumlanan, gözaltılar ve müteakiben de tutuklamalar…
Toplumda, bu gelişmelerin yarattığı düşünceler hakimken, Anayasa Mahkemesi’ndeki kapatma davasına ilişkin Yüce Mahkeme kararı açıklandı. Karar, her ne kadar AKP’nin kapatılması yönünde değilse de; Cumhuriyet Tarihimizde ilk kez bir siyasi parti hakkında, ‘Laiklik Karşıtı Olayların Odağı Haline Gelmiştir…’ ifadesini oldukça net bir dille söylüyordu. Üstelik de; Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç hariç 10 üye oyunu bu şekilde kullanmış ve ayrıca bu üyelerin çoğunluğu; AKP’nin Hazine yardımının bir kısmından yoksun bırakılmasını istemişti.
Konu hakkında çok konuşuldu. Televizyonlarda hemen her akşam aynı konuyu izler ve dinler olduk. Gazeteler günlerce bu olayı diline doladı. Ancak, sonunda toplumda ve aklı başında insanlarda ortak bir görüş belirdi:
‘Başta RTE olmak üzere AKP ve Zihniyeti bundan sonra dikkatli adım atmalıdır…’
Bekleyip, hep birlikte olup / biteni göreceğiz…

REKTÖR ATAMALARI

Mevcut Üniversitelerin bir kısmındaki Rektör seçimleri ile yeni kurulan üniversitelere Rektör atamaları konusunda partizanca tavır sergilendiği iddiaları da gündemi oldukça meşgul eden konulardı.
Öne çıkan en can alıcı husus; Üniversitelerin kendi içinde yaptığı seçimde liste birincisi olanın Rektör olarak atanması beklenirken, çok düşük oy alan adayların, listede alt sıralarda bulunuyor olmalarına karşın, YÖK tarafından, Cumhurbaşkanlığı’na sunulmak üzere hazırlanan listede ilk sıralara konulması ve atamanın da genellikle bu kriterlere göre yapılmasıydı…
Bu ifadelerden olmak üzere; Geçmişte Türban/Sıkmabaş bildirisine imza koyan akademisyenlerin büyük çoğunluğu ile 22 Temmuz seçimlerinde AKP ve Zihniyeti’nden milletvekili adayı olup da seçilemeyen bazı öğretim üyesilerinin bir kısım üniversitelere Rektör olarak atanmaları hepimizin gözü önünde gerçekleşti.
Bu uygulamaya tepki verildiğinde; gerek AKP ve Zihniyeti iktidarından ve gerekse de Çankaya’dan yapılan açıklamalarda; ‘Geçmişte de benzer uygulamalar 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet SEZER tarafından yapılmıştı…’ şeklinde oldu. Ancak burada çok önemli bir husus gözden kaçırılıyordu. A. Necdet SEZER’in kriterinden en başta geleni, bir üniversiteye Rektör olarak atayacağı kişinin Atatürk İlke ve Devrimleri’ne olan inancı ile Cumhuriyet’in Temel Değerleri’ne ve bugüne değin elde edilmiş Kazanımları’na özde bağlılığıydı… Ancak bugünkü atamalarda durum çok farkı. Atamalarda AKP ve Zihniyeti’ne olan sempati ve yakınlığın esas alındığı günlerce yazıldı ve söylendi… Eleştirilere yeterli cevap dahi verilmedi…

‘DİŞLİ’ YOLSUZLUK

AKP ve Zihniyeti’nin Genel Başkan Yardımcıları’ndan olan Şaban Dişli’nin, İstanbul’daki bir arsanın imar planı değişikliği konusunda ciddi miktarda rüşvet aldığı CHP Grup Başkan Vekili Kemal Kılıçdaroğlu tarafından ortaya çıkarıldı. AKP ve Zihniyeti, önce olayı inkara yeltendi. Baktılar ki başarılı olunamıyor, Şaban Dişli’nin açıklamasına izin verildi ve o da inkar yolunu tercih etti. Ancak bu da yeterli ve inandırıcı olamayınca nihayet günler sonra, Şaban Dişli partideki görevinden istifa etmek zorunda kadı…
Geçmişte, ‘Yetimin hakkını yiyeni içlerinde barındırmayacaklarını…’ ve bulaşan kim olursa olsun, ‘Yolsuzluklara Damardan Gireceklerini…’ ulu orta dillendiren RTE, nedense Dişli Yolsuzluğu konusunda uzun süre sessiz kalmayı tercih etti.
Malum, ‘Benim Hırsızım İyidir…’! anlayışı…

RUSYA-GÜRCİSTAN MESELESİ

Gürcistan Askeri Birlikleri’nin, Rusya’nın egemen olduğu Osetya’nın Güney Bölgesini taciz etmesi, zamanla Güney Osetya Bölgesi’ne top ateşi açması ve tavrının bölgede ciddi olaylara sebebiyet vereceği kaygısı doğurması üzerine de Rusya’nın Gürcistan topraklarına girmesi, dünyanın gözünü birden Kafkaslara çevirmesine neden oldu.
Rusya, Gürcistan’ın yaptıkları karşısında sessiz kalmadı. ABD’nin desteğini arkasına alan Gürcistan yönetiminin, ABD güdüm ve kumandalı çılgınlığını cevapsız bırakmadı.
Rusya’nın karşılığı oldukça sert oldu…
Kısmi çatışmalar bir çok masum canın yok olmasına yol açtı.
Sonunda, kişisel menfaatten başka hiçbir şeye dayalı olmayan ABD’nin bölgesel stratejisi, sorunların savaşla halledilemeyeceğini bir kez daha gördü. ABD Yönetimi, bölgenin kendisini asla ilgilendirmemesi gerektiğini de er / geç öğrenecek.
Ama işin altında, bölgenin enerji açısından çok zengin bir konuma sahip olması gerçeği var. ABD’nin de buralardan kolay vazgeçeceği sanılmamalı. Tedbirler de ona göre alınmalı…
Rusya yönetimi elinden geleni yaptı ve artık 1990’lı yılların Rusyası’nın olmadığını gösterdi… Bundan sonra da göstermeye kararlı oldukları mesajını da vermekten geri kalmadı.
Olay bizim açımızdan ayrı bir anlam taşıyor. Enerji, Doğalgaz ve Petrol geçişlerinden oldukça yüklü para kazanıyoruz. Ayrıca, Doğalgazın önemli bir kısmını da bölge ülkelerinden ve de Rusya’dan alıyoruz.
Aynı bölgede yaşadığımız Gürcistan ile bunların dışında da bir çok ortak noktamız olduğu ortada. İçlerinden sadece birini söylemek yeterli olacak sanırım… Her iki ülke de, ABD’ye sırt dayamış kişiler tarafından yönetilmektedir…
Halbuki, Ulusal anlayışa dayalı üniter devlet yapımız, devlet yönetiminde, sömürgeci emperyalist zihniyete hizmet yerine, Türk Ulusu’nun kayıtsız, şartsız egemenliğine dayalı bir sistem üzerine kurulmuştur.
Siyasi iktidarların düşünceleri ne olursa olsun; böylesi belirgin ve netleşmiş bir devlet politikasından sapmak, başkalarının menfaatleri için Türk Ulusu’nun talep ve istikbalini görmezden gelmek olabilecek en aptalca hususlardan birisidir…
Bu gelişmelerden sonra, bizimkilerin de aklı başında dış politika izlemeleri gerçeği bir kez daha gün gibi ortaya çıktı. RTE’nin, durumdan vazife çıkarıp, arabuluculuğa falan soyunması itibar görecek hususlar değildir. Nitekim, öyle de oldu…
Adama; ‘Senin ülkende bölücü terör her gün üç beş cana mal olan eylemler yaparken, Giresun ve Tokat gibi vilayetlerimizin kırsal bölgelerinde bile terör faaliyetleri olurken; siz neyin arabuluculuğunu yapıyorsunuz?’ diye sormazlar mı?
Bunların yapmaya çalıştıkları, ‘Nam olsun da Kar olmasın!’ cinsinden işler…
CENGİZ ÖNAL ‘TARAKÇIOĞLU’
www.cengizonaltarakcioglu.blogspot.com
cengizonal.tarakcioglu@gmail.com