28 Şubat 2008 Perşembe

HAYATIN FOTOĞRAFI
Şubat ayının sonlarına doğru yaklaştığımız bu günlerde, RTE başta olmak üzere AKP ve Zihniyeti kurmaylarının efelenmelerinden geçilmiyor. Konuşmalarına baktığınızda; kendinizden şüphe etmeye başlıyorsunuz. Olmayanı, öyle bir varmış gibi sunuyorlar ki; bir müddet sonra, söyledikleri kendilerine bile inandırıcı geliyor.
Fazla uzağa gitmeye gerek yok. Gözümüzün önünde olup / bitene baktığımızda; her şey gün gibi ortada…
Geçen hafta kar yağdı, başta büyük şehirler olmak üzere, hayat felç oldu. Daha ilk günde, Ankara-Konya, Sivas-Erzincan, Kayseri-Malatya gibi bazı illerin karayolu ulaşıma kapandı. Bunların dışındaki daha birçok ilin de yakın illerle olan bağlantı yollarını, yağan bu kadarcık kar ulaşıma kapamaya yetti. Büyük şehirlerde bile okullar bir-iki, hatta bir kısım yerlerde de üç gün tatil edildi. Sadece çocuklar bayram ediyor… Önemli sayıdaki illerin ilçeleriyle olan ve ilçelerin de köylerle olan bağlantı yollarının kapandığını, hastaların yollarda kaldığını, kurtarmaya giden ekiplerin de kara saplandıklarını henüz, taşımalı eğitim münasebetiyle okuluna gidemeyen, gidip de dönemeyen ve yollarda mahsur kalıp perişan olan öğrencilerin durumunu listeye eklemedim.
İstanbul’da yaşlı bir emekli vatandaşımız, sabahın erken saatinde evinden çıkmış ve buz üzerinde yürümeye çalışarak, emekli maaşını alacağı banka şubesinin önüne kadar gelmiş. Üç-dört saat kadar beklemiş, maaşını daha ne zaman alabileceğini bilemiyor, ümitsizce sıranın kendisine gelmesini bekliyor. Soğuktan elleri yüzü kıpkırmızı olmuş, titreyerek sırasındaki yerini muhafaza etmeye çalışıyor.
Doğalgazda büyük bir tehlikeyi daha savuşturmuşuz. Vananın başındaki görevli, birkaç gün daha kar yağmaya devam etseydi; doğalgazda büyük sıkıntı yaşanacağını söylüyor. Nedeni sorulduğunda; yeterli depoların henüz yapılmamış olduğunu söylüyor.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’na, son durumdaki su rezervi sorulduğunda; yağan karın, barajlardaki doluluk oranında %30 civarında bir artış sağladığını, erime halinde de bunun 5-6 puan kadar artabileceğini ifade ediyor. Ankara’ya, 2007 yılının sonunda getirilecek olan Kızılırmak suyu ise; yılan hikayesine döndü. Ankaralılar’ın henüz ne zaman Kızılırmak suyunu kullanabilecekleri konusunda bilgi veren yok…
Hükümetin, her kesim üzerindeki baskıcı tavrı sürüyor. Son olarak, Ankara’daki Özelleştirme İdaresi binası önünde, Tekel’in satışını engellemek amacıyla, demokratik haklarını kullanarak gösteri yapan Tekel çalışanlarının üzerine, ısının -10 derece olduğu ortamda polis panzerlerinden öyle bir tazyikli su sıkılıyor ki; göstericiler suyun tazyikinden yerlerde yuvarlanıyor ve yaralananlar acilen ambulansa konulup, hastanelere kaldırılıyor. Polis’in, kısa bir süre önce Siirt’in Cizre ilçesinde, Türk Bayraklarını ayaklar altına alarak, bölücü örgütün elebaşı lehine gösteri yapanlara gösterdiği hoşgörüyü, masum dileklerini gösteriyle sunan Tekel çalışanlarına göstermemesi oldukça düşündürücü…
Mesut Barzani’nin, ‘Sabrın da bir sınırı vardır. Türkiye’nin topraklarımıza saldırıları devam ederse sessiz kalmayacağız’ sözleriyle tehdidi karşısında AKP ve Zihniyeti hükümetinden tek ses dahi çıkmıyor.
Hayret…! Korktunuz mu?
Bununla birlikte, Almanya’daki vatandaşlarımızın evleri, işyerleri ve araçları fanatik ırkçılar tarafından kundaklanıyor, yine Almanya’da polisten yardım isteyen bir Türk Vatandaşı, evine gelen polislerce karakola götürülüp, komaya sokuluncaya kadar dövülüyor RTE ve hükümetinden yine ses yok…
AB’ye üye olamamatan mı çekiniyorsunuz? Zaten, olamayacaksınız ki…! Boşuna uğraşıyorsunuz!
Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, yıl sonu %4 olarak açıklanan enflasyon hedefinin tutturulmasının mümkün olmadığını, ancak değiştirmeye korktuklarını açıklıyor. Bir yandan da; ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, Arap ülkelerine para toplamaya, Arap Fonları’nın dikkatini Türkiye’ye çekmeye gidiyor…
Hastanelerdeki perişanlık ve ilaç alabilmek için özellikle yaşlı insanlarımızın çektikleri ise işin cabası…
Son gelişmeler iyiden iyiye acayip!
Kuzey Irak’a sınırlı kara harekatının başladığı günlerde ve 2008 yılının ilk olağan MGK Toplantısı’nın hemen ardından, Cumhurbaşkanı, 10 günü aşkın bir süredir, nedeni belirsiz olarak beklettiği türban serbestliği konusundaki Anayasa değişikliğini imzalıyor…
Aynı saatlerde, Atatürk Türkiyesi’nin Cumhurbaşkanı, Irak'ın Kuzey'inde bölücü terör örgütünün yuvalanmasına çanak tutan, teröristlere her türlü desteği verdiğini açıklamaktan çekinmeyen, düne kadar Diplomatik Türk Pasaportu taşıyan, bugün ise Türkiye hakkında ileri/geri konuşmaktan asla çekinmeyen ve de utanmayan Talabani denilen adamı, Cumhuriyet döneminin bütün teamüllerine aykırı olarak Ankara’ya davet ediyor…
Alınan cevap çok daha ilginç; Talabani, daveti elinin tersiyle itiyor ve dünya medyasının önüne çıkarak, daveti kabul etmediğini, çok çirkin bir yüz ifadesiyle açıklıyor…
Gerçekler, böylesine açık seçik ortada durur ve Türk Ulusu da bu şartlarda, başta onur olmak üzere, geçim ve hayatta kalma mücadelesi verirken; bunlar yetmiyormuş gibi; RTE, Grup Toplantısı’nda; ‘AKP ile bazı seçkinci zümrelerin barışık olmayışını anlamakta zorlanıyoruz. Herkesin de bizi kabullenme mecburiyeti yok…’ diyerek, toplumu böldüğünü bir kez daha dile getirmiştir.
Bütün bunlar karşısında; siz halen neyi başardığınızı söylemeye çalışıyorsunuz?
Hangi gelişmişlikten, kalkınmışlıktan, ekonominin iyiye gidişinden bahsediyorsunuz? Türkiye’nin dünyada ciddi bir itibar gördüğünü, Türk Ulusu’nun gözünün içine baka baka nasıl söyleyebiliyorsunuz?
Yoksa ayrı ülkelerde yaşıyoruz da bizim mi haberimiz yok? Olup bitenler ortada iken; nasıl mutlu bir Türkiye tablosu çizebiliyorsunuz?
Kabahat, sizden ziyade; size inananlarda…!
CENGİZ ÖNAL ‘TARAKÇIOĞLU’

conal@ulusgazetesi.com
cengizonal.tarakcioglu@gmail.com

27 Şubat 2008 Çarşamba

VAKIFLAR YASASI

Uzun zamandır Meclis gündeminde tutulan Vakıflar Yasası Taslağı, nihayet TBMM Genel Kurulu’nda yapılan açık oylama neticesinde kabul edildi. Oylamaya katılan 314 milletvekilinin 242’si kabul, 72’si ise tasarıya red oyu verdi.
Muhalefetin oldukça sert tepki gösterdiği Vakıflar Yasa Tasarısı, konunun uzmanları tarafından da eleştirilmektedir. Bir kısım hukukçularımızın, halen sıkıntı duyulan olumsuzlukları kaldıracağı inancıyla hazırlandığı söylenen Tasarı’nın, var olan sıkıntıları ortadan kaldırmayacağı gibi, aksine ilave yeni olumsuzluklar, çifte standartlar ve Lozan Antlaşması’na karşı aykırılıklar içerdiği şeklindeki görüşleri, Tasarı Çankaya’nın imzasına gönderildiğinde tartışmalar yaratmaya başladı. Sonunda, Tasarı, Cumhurbaşkanı’nın imzasından çıktı…
AB MEVZUATINA UYUM MUŞ!
Tasarı’nın Meclis gündemine taşınmasından bu yana yapılan eleştirilerin yoğunluğundan ve dolaysıyla da oluşturulan baskıdan bunalan AKP ve Zihniyeti hükümeti, söz konusu Tasarı’yı savunmada işini kolaylaştırmak için, Tasarı’nın AB Mevzuatı çerçevesinde ve uyum yasalarına uygun olarak çıkarılmaya çalışıldığı şeklindeki iddialarını yinelemedir. Halbuki, bilinen bir gerçek varsa o da; AB hukukunda vakıf mevzuatının olmadığıdır. Ayrıca, AB ilgilileri de; AB’nin Türkiye’den Vakıflar Yasası’nın çıkarılması gibi bir talebinin bulunmadığını belirtmektedirler. İstediklerinin; Cemaat vakıfları boyutunda bir düzenlemenin yapılması olduğudur…
Hal böyle olunca, RTE ve dava arkadaşlarının, anılan Tasarı konusunda sığınmaya çalıştıkları kucak da onları istememektedir. Dolaysıyla, AKP ve Zihniyeti’nin, sinsi amaçlarını gerçekleştirmede, Türk Ulusu’ndan gerçekleri sakladıkları bir kez daha ortaya çıkmıştır.
TASARI’NIN GETİRDİKLERİ / GÖTÜRECEKLERİ
Yukarıda da açıklanmaya çalışıldığı üzere; yeni Tasarı’nın, mevcut olumsuzlukları ortadan kaldıracağı beklentisi tamamen boş çıkmıştır. Bu durumda da; yeni düzenlemenin herhangi bir olumlu getirisinin beklenmesi hayalden öteye bir şey olmaz. Çünkü, bu Tasarı, mevcutları ıslah etmek bir yana herhangi bir yeni hususu önümüze koymayacak, koyamayacaktır.
O halde götüreceklerine bakmakta yarar var:
Anılan Vakıflar Yasa Tasarısı’nın;
-Yurtiçi ve yurtdışındaki kişi, kurum ve kuruluşlardan ayni ve nakdi bağış ve yardım alabilecek ve aynı amaçlı vakıflara da bağış ve yardımda bulunabilecek olması,
-Vakfa gelir sağlamak ve dolaysıyla da amacını gerçekleştirmeye yönelik olarak iktisadi işletme kurabilecek ve mevcut işletmelere ortak olabilmesi,
-Cemaat Vakıfları’na ait olup da kısmen veya tamamen hayrat olarak kullanılmayan taşınmazların aynı Cemaat’e ait başka vakıflara aktarılabilmesi,
-Yabancıların, Türkiye’de yeni vakıf yada vakıflar kurabilmeleri, şube ve temsilcilik açabilmeleri,
-Vakıf senedinde yer almak koşuluyla; Vakıfların uluslararası faaliyet ve işbirliğinde bulunabilmeleri,
gibi kısaca ve özetle değinilmeye çalışılan konularda sınırsız imkan tanıyor olmasının altındaki gerçekleri tahmin etmekte zorlanılmayacağı inancındayız.
En basit ifadeyle; Türkiye’de çok miktarda azınlık vakıfları olduğu gerçeğini göz önünde bulundurursak; bunların sağlayacağı dış destek ve bağışlarla, çok kısa sürede nasıl mal-mülk edinebilecekleri, herhalde artık görülebilmektedir.
İstanbul’daki Fener Rum Patriği Bartholomeos, sınırsız bir servetin başında ve yöneten tek kişi olması sıfatını haiz olacak ve bu imkan bolluğu içinde, AB’nin de kayıtsız desteğiyle, siyasi imtiyazlar peşine düşüp, bunları da bir an evvel elde etmeye çalışacaktır.
Bununla birlikte; yurtdışında bulunan Vatandaşlarımızın büyük maddi katkılarla ve dinci faaliyet göstermek amaçlı ve dolaysıyla da Atatürk İlke ve Devrimleri İle Cumhuriyet’in Temel Değerleri’ne ve Kazanımları’na karşı zihniyette kurulacak yıkıcı, bölücü amaçlı vakıfların oluşturabilecekleri tehlikeler de işin cabası…
LOZAN’IN RUHU’NA TERS
Her yönüyle verilebilecek öylesine çok örnekler var ki; hepsi bir yana, Vakıflar Yasa Tasarısı’nın Çankaya tarafından imzalanmasıyla; Lozan Antlaşması’nın boşuna imzalanmış olduğu gerçeği ile yüz yüze geliyoruz. Nihayet; o gerçek şu an karşımızda durmaktadır! Ama, Pes Etmek yok!
Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini oluşturan değerlerin dünyaya anlatıldığı ve tescil ettirildiği Lozan Antlaşması’nın böylelikle delinmeye çalışılması, bazı çevrelerin öteden beri beklentileri olduğu bilinmektedir.
Ulus Devlet anlayışından ve Üniter yapımızdan rahatsızlık duyanlar, Atatürk İlke ve Devrimleri’ni, imkan bulmaları halinde ortadan kaldırmaktan çekinmeyecek olanlar, ABD emperyalizminin emri altında ve ABD’nin talimatlarıyla, AB’nin de arzuları doğrultusunda hareket etmeyi marifet ve vazife kabul edenlerin, böylesi imkanlardan sürekli olarak uzak tutulmaları adeta bir zorunluluktur.
Sevr heveslileri ve Osmanlı Zihniyeti’nden medet umanların, Çağdaş ve Laik Türkiye Cumhuriyeti’ne, bugüne değin asla sıcak ve samimi duygular içinde yaklaşmadıkları tarihin bize öğrettiği bir gerçektir. Malum Zihniyet’in, Türkiye Cumhuriyeti’ni önce bölüp, parçalamak ve sonra da yok etmek için her türlü yöntemi denemekten kaçınmadıkları her daim görülebilmektedir.
Bugün için de Lozan Antlaşması’nı delmeye çalışma yöntemine soyundular.
Dün türban ile harekete geçmiş, bugün de Lozan’a göz dikmişlerdir. Bilesiniz ki; asla vazgeçmeyecekler. Amaçlarına ulaşabilmek için her yolu mübah sayan bu Zihniyet’in, kendiliğinden geri çekilmeye falan hiç niyetleri yok… Asla da olmayacak!
TARİH MAHKEMESİ ÇALIŞIYOR
Son zamanlarda oldukça sıkıntılar yaşayan Ülkemiz, insanımızın bilinçli bir şekilde yoksulluğa itilmesiyle, mücadele gücünden yoksun bırakılmaya çalışılıyor. Düne kadar barış içinde yaşayan her guruptan vatandaşlarımızın, bugün birbirlerine karşı kullanılmak istenmesi oyununun aktörleri yerli olsalar bile; senaryoyu yazanlar ve parasal destek sağlayanlar dış güçlerdir.
Cumhuriyet’in ilk yılları ile sonraki yıllarda da örneklerini gördüğümüz bu tür faaliyetlerin, bugüne değin olduğu gibi; bundan böyle de başarma şansları asla olmayacaktır.
Tarih Mahkemesi devamlı olarak görevi başındadır. Bu mahkemenin adalet terazisi asla şaşmaz. Bunları bizim bildiğimiz gibi; Laik Cumhuriyet karşıtı Zihniyet’in de bildiği kesin bir gerçektir. Ancak, davalarına öylesine körü körüne kilitlenmiş ve inanmışlar ki; faaliyetlerinin altındaki düşünce bir sapkınlığın ifadesinden başka bir husus olamaz.
Malum Zihniyet’in, dün türbanı, bugün Vakıflar Yasası’nı dayatmış olması, Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin yılmaz bekçilerini asla inançlarından vazgeçiremez. Yasalarla böylesine oynuyor olsalar bile; Tarih Mahkemesi’nin pençesinden kurtulamayacaklar!
CENGİZ ÖNAL ‘TARAKÇIOĞLU’
conal@ulusgazetesi.com
cengizonal.tarakcioglu@gmail.com

25 Şubat 2008 Pazartesi

MGK’DAN TÜRBAN BEKLENTİSİ

Milli Güvenlik Kurulu’nun, 2008 yılı ilk olağan toplantısı, Cumhurbaşkanı’nın başkanlığında, 21 Şubat 2008 günü yapıldı.
Yayınlanan bildiride;
-TSK’nin sınır ötesi operasyonlarına ‘Gerek Görüldükçe’ devam edileceğinin vurgulandığı,
-Bölücü terör örgütü ve yandaşlarının kamu düzenini, birlik ve beraberliği, huzur ve güveni zedelemeye yönelik faaliyetlerine karşı alınan tedbirlerin etkinlikle sürdürülmesi yönündeki kararlılık teyit edilip, bölücü terörle mücadelede, önümüzdeki dönemde izlenecek politikaların değerlendirildiği,
-Irak’ın toprak bütünlüğüne ve siyasi bütünlüğüne verilen önem teyit edilerek, bu komşu ülke ile ikili ilişkilerin daha da geliştirilmesi üzerinde durulduğu,
-Kosova ve Kıbrıs’taki gelişmeler başta olmak üzere, Türkiye’nin güvenliğini etkileyen dış gelişmelerin de gözden geçirildiği,
gibi konular yer almaktadır…

BEKLENTİ KARŞILANMADI
Son zamanlarda özellikle türbanın üniversitelerde serbest bırakılmaya çalışılması konusundaki Anayasa değişikliğinin toplumda fiili olarak yaratmaya çalıştığı bölünmenin gündeme taşıdığı sıkıntının, MGK toplantısıyla ortadan kalkacak beklentisi vardı.
Toplumun türban serbestliğine karşı olan kesiminin, MGK toplantısında, türban serbestliği konusunun ele alınacağı ve bunun da Cumhurbaşkanı’nın yaklaşık 10 gündür beklettiği Anayasa değişikliğini imzalayıp / imzalamamasında etkili olacağı şeklindeki beklentisinin karşılanmamış olmasının üzerinde spekülasyonlar yapılmaya başlandı.
Bir kısım vatandaşlar, Türk Silahlı Kuvvetleri adına Genelkurmay Başkanı’nın, türban serbestliği konusunu MGK gündemine koydurmamakla eleştirmeye çalışırken; bir başka kesim de; TSK’nın, türban serbestliği konusundaki görüşünün sorulması üzerine, Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar BÜYÜKANIT’ın, geçmişte söylediklerini işaret ederek, bugün bir şey söylemesi halinde, ‘Malumu İlan’ olacağını belirtmiş olmasına takılıp, yeniden konuyu ele almasının gereksiz olduğu şeklindeki söylemlerinin, toplumumuzun konu hakkında ne denli kafasının karışık olduğunun resmidir…
Bu karışıklık içinde gelecek günlerin konuya açıklık getirmesinin beklenmekte olduğu görülebilmektedir…

TÜRBAN DÜZENLEMESİ TSK’NIN GÖREVİ DEĞİL!
Özellikle bir hususun altının çizilmesinde yarar olduğunu düşünüyoruz.
Çok önceden planlanmış ve tek noktadan düğmeye basılarak, RTE ve başında bulunduğu AKP ve Zihniyeti iktidarı marifetince uygulamaya getirilmeye çalışılan türban serbestliği dayatması konusundaki düzenlemelerin nasıl olacağı, türbanın nerelerde serbest bırakılıp, nerelerde ise yasaklanacağının belirlenmesi, buna ilişkin uygulama esasları yönetmeliklerin çıkarılması, kısaca türban düzenlemesinin yapılması, hiç şüphe yok ki; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin doğrudan görevi değildir… Mevcut Anayasamız’a göre, böyle bir sorumluluğu da yoktur…
Ordumuz’un görev ve sorumluluklarının neler olduğu Anayasamız’da açıkça belirtilmiştir.
Kaldı ki; MGK’na iştirak eden TSK Mensupları’nın, toplantı esnasında, türban serbestliği için yapılan Anayasa değişikliği konusundaki görüşlerinin, toplantının ‘Güncel Konular’ ara başlığı altında dile getirildiği, TSK’nın kamuoyunca da bilinen görüşlerini ve dolaysıyla da kaygılarını yineledikleri ve bu konudaki söylemlerinin ise; Org. BÜYÜKANIT’ın 30 Ocak 2008’de dile getirdiği görüşlerin aynısı olduğu ve bunların da; MGK tutanaklarında yer aldığı dışarıya sızan bilgiler arasında bulunmaktadır.

YARGI’NIN SORUMLULUĞU
RTE’nin yönlendirme yaptığı görüntüsüyle Türk Ulusu’na dayatılan ve maalesef Milliyetçi Hareket Partisi’nce de desteklenen türban kaosu, bu noktadan sonra tamamen Yargı’nın sorumluluğu sahasına girmektedir.
Anayasa Hukukçusu Bilim Adamlarımız ile Barolar’ın da konudaki açıklamalar bu noktayı işaret etmektedir.
Meclis’ten çıkarılan Anayasa değişikliği Cumhurbaşkanı’nca onaylanırsa; durum Anayasa Mahkemesi’ne götürülmelidir. Ayrıca, YÖK’ün geçici 17. Maddesinde yapılacak ve uygulamayı belirleyecek değişikliğin de Anayasa Mahkemesi’ne götürülmesi, yani hukukun onayına ve takdirine sunulması gerekir.
Görüldüğü gibi, gerçek ve çağdaş demokrasilerde, rejime yönelik kasıtlı olarak yaratılan suni sorunların çözümünü Ordu’nun sorumluluğunda aramak, Hukukun Üstünlüğü İlkesini atlamak ve ona olan inancı yok varsaymaktan başka bir anlam taşımamaktadır.

SONUÇ OLARAK
Cumhuriyet’in İlanı’ndan buyana bir yığın gerici ayaklanma ve hareketlerle karşılaşmış olan Türk Ulusu, hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmamış ve yasaların öngördüğü çerçevede gereğini yapmaya çalışmıştır.
Bugün, zorda kalındığında, rejime karşı herhangi bir tehlike sezinlendiğinde, çözümü sağlayacak olanlardan ilk akla gelen kurum, Türk Silahlı Kuvvetleri olmamalıdır.
TSK’nın, Anayasamız’da belirtilen görevi bellidir. Elbette ki Cumhuriyet’in koruma, kollama ve bekçiliği Türk Silahlı Kuvvetleri’nindir. Ancak, hükümetlerce yapılan düzenlemelerin denetleyicisi, hiç şüphe yok ki; Çağdaş Hukuk Sistemini uygulayan Yargı’dır. Bu anlamda, Cumhuriyet’in Hakim ve Savcıları’na büyük sorumluluklar düşmektedir.
Cumhuriyet’in I. Dönem Adalet Bakanı Mahmut Esat BOZKURT’un, ‘Cumhuriyet’in Hakim ve Savcıları, Meriç kıyısındaki köylünün sabanı ile Bingöl Dağları’ndaki vatandaşımızın kaybolan Oğlağı’ndan sizler sorumlusunuz…’ ifadesinde mükemmel şekilde anlamını bulduğu üzere; Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetimi ve Cumhuriyet Rejimi’nin idamesi konusundaki sorumluluklar Hakim ve Savcılarımız’ındır…
ULUS GAZETESİ’NDEN

22 Şubat 2008 Cuma

KONFERANS KONUŞMASI

Atatürkçü Düşünce Derneği Kadıköy/İST. Şubesi’nin, 4-13 Şubat 2008 tarihleri arasında düzenlediği HUKUK ve SİYASET OKULU konulu etkinlik çerçevesinde, 11 Şubat 2008 tarihinde gerçekleştirilen GAZETECİ GÖZÜYLE SİYASAL GELİŞMELER konulu panelde yaptığım konuşmamı aşağıda sunuyorum:

“Değerli Dostlar,
Sevgili Genç Kardeşlerim,

Ben, Mustafa Kemal Atatürk’ün en önemli emanetlerinden birisi olarak kabul gören ULUS GAZETESİ’nin Yazı İşleri Müdürü ve aynı zamanda da köşe yazarlarındanım. Size, Ankara’dan, Atatürk’ün sevgilerini getirdim.
HUKUK ve SİYASET OKULU adıyla düzenlenen ve 8 gün süre ile sizlere çeşitli konularda fikir, düşünce ve görüşlerimizin aktarılmasına imkan sağlayan başta Atatürkçü Düşünce Derneği Kadıköy Şubesi olmak üzere, Kadıköy Belediye Başkanlığı ve diğer destek sağlayanlara ve her kademede emeği geçenlere teşekkür ediyorum.
Türkiye Cumhuriyeti’nin içine sürüklendiği bugünkü durumundaki Siyasal Gelişmeler gerçekten iç açıcı değil. Ülke açısından durum incelendiğinde; görünen manzara pek hoşa gitmiyor. Hoşa gitmesi bir yana; bu manzara seyredilebilecek türden bile değil.
Ülke’nin genel durumuna, kısaca değinirsek; durumun ne denli vahim olduğu kendini gösterecektir. Sonra da Siyasal Gelişmeler üzerine olan değerlendirmemi sizlere sunacağım.

EKONOMİK SORUNLAR
AKP ve Zihniyeti iktidarı 5(Beş) yılı aşkın bir zamandır hükümette bulunuyor. Toplumun içinde bulunduğu durumu izah etmek için fazla söze gerek yok. Kafanızı pencereden uzatıp da sokağa baktığınızda; her şeyi açık seçik görebilirsiniz.
Bu ne demektir?
Dürüst ve açık konuşmak gerekirse; Milli Ekonomimizin, AKP ve Zihniyeti kurmaylarının ve dolayısıyla da RTE’nin söylediği gibi, mükemmel olmadığı kesin. Bunu ispatlamak için fazla uzağa gitmeyelim. Devlet’in ilgili kurumlarının açıkladığı Açlık Sınırı rakamı ile Yoksulluk Sınırı rakamlarına bakın, sonra da dönüp, 1 Ocak 2008 tarihinden itibaren, lütfedilerek 435.-YTL’ye çıkarılan Asgari Ücrete bir göz atın…
Açlık Sınırı rakamının 950.-YTL, Yoksulluk Sınırı rakamının ise 1.750.- YTL olduğu gerçeğine karşılık, Vatandaşımızın eline, bir aylık emeğinin karşılığı olarak 435.-YTL’lık Asgari Ücreti tutuşturacaksınız. Bu çelişki yi görmek için ekonomist olmaya gerek yok. Gerçek gün gibi ortada. Bu durumda, Ekonomi’nin iyi olduğunu söyleyenlere Kargalar bile güler…
Bir an varsayalım ki; Ekonomimiz iyidir. Hani, hiçbir şekilde bunu hissetmedik ve hissedeceğimizi de sanmıyoruz ya; adama sormazlar mı? Ne yaptın, hangi malı nerede ürettin, Milli Ekonomi’nin hangi sahada üretim yaparak yüzünü güldürdün ve başını dik tuttun da, Ekonomi’yi iyileştirdin?
Diğer bir ifadeyle; iktidarınız süresince, göreve geldiğinizde kucağınızda hazır bulduğunuz yarım kalmış işleri saymazsak; ülkenin neresine tek bir çivi çaktınız?
Yaptığınız tek bir gerçek var; o da; önce üretimi yok etmek, esnafı, sanayiciyi, tarım sektörünü ve köylüyü perişan kılmak ve doğan zaruri ihtiyaçların karşılanabilmesi için de piyasayı ucuz ve kalitesiz Çin mallarıyla doldurmak. Tabii doğal olarak da bolca borçlanmak. Ekonomik değerler elinin altında istediğin gibi oyna. Elini tutan mı var?
Daha, çalışanların, Emekli, Dul ve Yetimlerin, Gazi ve Malullerin durumlarına sıra gelmedi. Bir de Onlar’ın acıklı gelir tablosunu ve maalesef olmayan alım güçlerini gözler önüne döksem ya; emin olun bu konuşmanın tamamını ekonomi üzerine yapmak gerekir…

SAĞLIKTAKİ SORUNLAR
Hükümetin bugüne değin en çok çuvalladığı konuların birisi de budur maalesef. 2007 yılında yapılacak Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği Genel seçimi hedef alınarak, yaklaşık bir yıl öncesinden Sağlık Sektörü’ndeki, adeta hovardaca sergilenen davranışların sonuçlarını, Türk Ulusu, maalesef bugün çok acı yaşamaktadır.
Nasıl mı?
Üniversite ve Özel Hastaneleri, tıpkı Devlet Hastaneleri’nde olduğu gibi, her kesime sınırsız bir şekilde açtıklarında; olayın özünde yatan kilitlenme beklenenden de erken geldi. Önceleri, Vatandaşlarımız az da olsa bir yerlerde muayene olma imkanı bulabilirken; şimdi Üniversite hastanelerine de gitmeye başlandı. Ancak bu hastanelerde, bir kısım hizmetlerden fark alınmaya başlayınca; buralara talep oldukça azaldı.
Vatandaş, üniversite hastanelerinden vazgeçince; çoğunluğu dinci sermaye tarafından kurulduğu bilinen, veya devletten alınan yüklüce kredilerle -ki bu kredilerin kimlere verildiği malum- kurulan Özel Sağlık Kuruluşları’na yöneldiler. Önceleri Özel Sağlık kuruluşlarındaki hizmetler için fark alınmazken; bu kuruluşlar da fark uygulamasına başladılar. Buna da; zaten yetersiz olan ekonomik gücü yetmeyen Halkımız, sağlık konusunda, Anadolu tabiriyle, iki arada bir derede kala kaldı…
Hani Sağlık Sektörü’nde reform yaptıydınız?
Daha, RTE’nin, bırakın mangalda kül bırakmamayı, mangalı dahi uçururcasına efelenerek yaptığı açıklamalarının aksine; hastanelerde rehin kalan Anadolu İnsanımızı söylemedim...
Ayrıca, Eczanelerin devletten alacaklı oldukları paralarını alamadıkları için, çoğunun kullandığı kredileri ödeyememeleri yüzünden kapandığını biliyoruz. İlaç depolarının durumu da farklı değil…
Bir kısım Üniversite Hastaneleri aynı durumdan şikayetçi. Hizmetlerini aksatmamaları için zor şartlarda çalışıyorlar. Çalıştırdıkları personelinin dahi ücretlerini zar zor ödeyebilen bir yığın Hastane biliyorum…
Sağlık’ta personel sorunlarına henüz değinemedim. Ayrıca, son alınan karara istinaden, yatan hastaların, hastanelerce karşılanacak ilaç ve tıbbi malzeme konusunun emini ayrı bir Arap saçı hikayesi…

EĞİTİM KONUSU
Milli Eğitim demeye dilimiz varmaz oldu. Okullarımızda, okutulan kitaplardan Atatürk ve Devrimleri’ne ilişkin ve Cumhuriyet’in Temel Değerleri ve Kazanımları konusundaki bilgileri tırpanlamak için büyük mücadele verildi. Halende; yok etme operasyonlarına devam ediliyor…
Her yaştaki çocuklarımızın eğitiminde öylesine abuk sabuk uygulamalara başlandı ki; ebeveynler çocuklar hakkında konuşurken; dinlemekte zorlanıyorsunuz. Din ve Ahlak Kültürü dersinde anlatılanları dinlerken; çocuğunuzun karşısında yüzünüz kızarıyor adeta…
Atatürk’ün eğitim ve eğitimciye, öğretmene verdiği önemin hiç birisi bugün için muteber değil. Bıraksalar, İlköğretim okuluna Cami İmamı ve müezzinini gönderip, bütün dersleri onlara verdirecekler. Konuştuklarına sakın aldanmayın. Hatta sağda solda eğitim konusunda parlak sözler edenler sizi yanıltmasın. Hiçbir zaman Atatürk İlke ve Devrimleri’ne bağlı ve çağdaş eğitimden yana olmadılar. Hayallerinde ve dolaysıyla kafalarının arkasında Mahalle Mektepleri, tekke, zaviye ve medreseler var… Bugün için buna imkan bulamayacaklarını bildiklerinden; şimdilik Bütün dertleri; varsa yoksa İmam Hatip’liler. RTE de İmam Hatipli ya!
Ayrıca; bir de türbanı okullara sokma gayretine soyundular. Zaten halen okulların çoğunluğunda türbanlı gelenler var ama kimsenin de onlara elleştiği falan yok.
Güya amaçları sadece üniversitelermiş… Hadi canım sende…
Daha yakın zamanda yapılan Açık Öğretim Sınavlarına, Konya ve Erzurum’da kara çarşaflıların girdiklerine ilişkin görüntüler medyada yayınlandı. Durum Milli Eğitim Bakanı’na aktarıldığında; ‘Gelen – Gidene Karışmayın!’ diye söylediği iddia ediliyor…
Bir başka ve acı örnek; binlerce branş öğretmeni açıkta ve atama beklerken; sudan bahanelerle, sözleşmeli öğretmen uygulaması başlatıldı.
Adama sormazlar mı?
Eğitimi, neden asli kadrolarla yapmıyorsun?
Bunun cevabı, sakın Milli Eğitim Camiası’ndaki dinci kadrolaşma anlayışı olmasın?
Kim bilir?

DIŞ POLİTİKA
Tamamı ABD’nin talimatları ve AB’nin arzusu doğrultusunda oluşturulmuş dış politikamızda da oldukça gariplikler yaşadık. Halen de yaşıyoruz…
Fazlaca uzağa gitmeden, birkaç örnekle bu bahsi geçmeyi düşünüyorum.
Bir ülke düşünün ki;
-Devlet Bakanı, üyesi olmaya çalıştığınız ve bunu başarabilmek için de yapmadığınızı bırakmadığınız AB üyesi ülkelerinin birinde ve havaalanında, hem de bir minibüsün içinde, vize problemi yüzünden 1,5 – 2 saat kadar bekletilsin…
-ABD Büyükelçisi, DTP’liler ile AKP ve Zihniyeti’ne mensup Kürt kökenli milletvekillerine verdiği bir kahvaltıda Türkiye Cumhuriyeti’nin altını oyma planları yapsın…
Böyle bir rezilliği düşünebiliyor musunuz? Atatürk Türkiyesi’nin dış politikasında böylesine bir kepazelik olabilir mi?
Olabilir mi? Ne demek? Oldu bile!
Burada Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın hemen ardından İzmir’de meydana gelen bir olayı aktarmak istiyorum:

“İzmir’in alınmasından birkaç gün sonra Vilayet Konağı’nda, bazı kaynaklara göre, Amiral Rütbesi’ndeki İngiliz Donanması Komutanı, Mustafa Kemal ile görüşmek istediğini söyler ve kabul edilerek, Amiral Mustafa Kemal’in çalışma odasına çıkarılır.
Amiral hemen söze başlar ve, ‘Ülkenizde bizim tebamız ve sizin azınlıklarınızdan Ermeniler ve Rumlar var. Yeni durum karşısında bu insanların statüsü nedir? Güvende midirler?’ diye sorar.
Mustafa Kemal de; ‘Hiç kuşkunuz olmasın, suç işlemedikleri sürece en az benim kadar güvendedirler’ diye cevap verir.
Konuşmanın devamında bir çok konular daha söylendikten sonra, Amiral haddini aşan sözler sarf etme teşebbüsünde bulunur ve Mustafa Kemal’den de karşılığında sert ve onurlu bir lidere yakışan cevaplar aldıktan sonra, aldığı cevaplar karşısında bilinen İngiliz şımarıklığı ve ukelalığı ile sözü,
‘Siz İngiltere’ye savaş mı açıyorsunuz?’ diye bitirir.
Bu küstahlığın sonucunda Mustafa Kemal oldukça sert bir üslupla;
‘Savaş açmak mı? Siz Sevr Anlaşmasını hala yürürlükte mi sanıyorsunuz? Biz onu çoktan yırttık. Karşımda oturuşunuzu, konuk oluşunuza sayıyorum. Fakat görüyorum ki; nezaketimizi kötüye kullanma eğiliminiz var. Buna asla müsaade edemem. Bize göre,
-Barış Antlaşması Yapmamış- iki devletiz. Savaş Hukuku yürürlüktedir. Körfez’de bulunan gemilerinizi, derhal karasularımızdan çekmenizi size ihtar ediyorum…!’ der.
Bunun üzerine İngiliz Donanması Komutanı Amiral şaşkınlığını gizleyemeden ‘Afedersiniz’ deyip, yerlere kadar eğilerek geri geri çekilir ve arkasına bakamadan çıkıp gider.”
Onurlu bir devlet adamına yakışan davranışa iyi bir örnek olur diye verdiğim bu anekdot, umuyorum, bugünün devlet adamlarına da örnek olur.
Sorunlu komşularınızla olan ilişkilerinizde, milli politikanızı uygulayamayacak, ABD’nin direktiflerine boyun eğeceksiniz.
Üstelik, bu komşu ülkeniz, ülkesinin kuzey kısmında, sürekli direktifini aldığınız ve direktifi olmadan adım dahi atamadığınız ABD’nin, her türlü ihtiyacını temin ettiği Bölücü Terör örgütünü besleyip, barındırsın.
RTE ve hükümeti, bu olup / bitenlere karşı gereğini yapacağı yerde; Terörle Mücadele’yi top yekun olarak başlatmak bir yana, bir de her gün verdiğimiz üçer-beşer şehidimizle alay edercesine, ‘KELLE’ nitelemesinde bulunmuştur…
Bölücü terör konusunda, Türk Silahı Kuvvetleri, müteaddit defalar önerilerde bulunmuş olmasına karşın, bu önerilere kulak verip gereğini yapacağınız yerde; dolaylı yollardan terörü besleyen mihraklarla görüşme yapılabileceğini ima eden tarzda konuşmalarda bulunmanızın, Milli Dış Politikamızın neresiyle uyuşuyor olabileceğini anlamakta zorlanıyorum…
Ayrıca; Kuzey Irak’a yapılabilecek Sınır Ötesi Operasyon konusunda Meclis’ten çıkarılan Tezkere’ye dayalı yetkiyi Türk Silahlı Kuvvetleri’ne vermeden önce ABD’nin onayını almanın, Dış Politika’da bir tek anlamı olabilir; o da Teslimiyetçiliktir…
Bu noktada;
Adalet ve Yargı,
Tarım,
Turizm,
Güvenlik,
Terörle Mücadele,
gibi çok önemli ve hayatiyet arz eden konulara değinmek için zamanımın yeterli olmadığını söylememe bilmem gerek var mı?

SİYASAL GELİŞMELER
Bugün geldiğimiz noktaya dikkatlice bakıldığında; her işimiz tam, her sorunumuz halledilmiş, vatandaşımızın insanca yaşaması için gerekli olan bütün ihtiyaçlarımız karşılanmış ve başkaca uğraşacak hiçbir konu kalmamış gibi, suni olarak ve özellikle yaratılan Türban Konusu’na takıldık ve orada öylesine kalakaldık. Yaklaşık bir aydır türbanla yatıp, türbanla kalkıyoruz.
AKP ve Zihniyeti iktidarının öteden beri yapmakta olduğu ve Atatürk ve O’na ait olan her değeri yok etmenin amaçlandığı uygulamalar karşısında toplumun yeterince duyarlı davranmaması hepimizi derinden düşündürmektedir. Sorunlarımıza bizim sahip çıkmıyor veya çıkamıyor olmamızın kendimizce sorgulanması gerekiyor.
RTE ve hükümeti, hemen her yaptığı uygulamada, önce aleni olarak başlayıp, sonra gösterilen tepkiler neticesinde takiyye yaparak yumuşamış gözüküp, Atatürk İlke ve Devrimleri’ne karşı sürekli bir direnme içindedir. Bunu inatla da sürdürüyor…
Yüklendikleri Ilımlı İslam Modeli misyonunun gereğini, her buldukları fırsatta yapmaya çalışıyorlar. Şimdi de bir bez parçasını Türk Ulusu’nun önüne koyup, birilerinin bir o yana, birde bu yana çekiştirip durmasını sağladılar. Dertleri, Anadolu Kadını’nın orasını, burasını örterek namusunu, hatta dinini ve inancını korumak falan değil. Amaçları gürültü patırtı çıkarıp, genç neslin kafasında oluşan Atatürkçü Düşünce’yi silmeye, hatta kafa karışıklığıyla yok etmeye çalışmaktır. Meydana gelen kaos ortamından da olabildiğince yararlanmaktır.
Hele, MHP’nin de sağladığı destek iyiden iyiye işi azıtmalarına neden oldu. Bunun arkasından gelecek Sivil Anayasa Çalışmalarına şimdiden zemin hazırlanıyor. Dolaysıyla da; hedeflerindeki Atatürk Türkiyesi’ni, Türkiye Cumhuriyeti’ni yok etmeye doğru ilerlemeye çalışıyorlar.
Yaşadığımız coğrafyada şartların ağırlığı ortada dururken, komşularımızla var olan sorunlarımızın hiç biri çözülememişken, borçlarımızın faizini dahi ödeyemez durumda bulunup, işsiz gençlerimizin halleri perişanken, işsizlik sayısının milyonlarla ifade edildiği gerçeğine karşılık istihdam üretecek fikirler yerine, günübirlik sıcak parayla oyalanırken, borsanın %80’e yakınını yabancılara kaptırmışken; Türban sorunu diye bir hususun aciliyetini anlamak akıl karı değil diye düşünüyorum.
Üstelik sokaktaki hemen her yaştan ve meslekten vatandaşlarımıza, türban konusundaki fikirleri sorulduğunda; genci yaşlısı, kadını erkeği, öğrencisi çalışanı ve emeklisi hepsinin, ağız birliği etmişçesine, türbanı gündemlerine dahi almadıklarını görüyoruz. Vatandaşlarımızın ortak derdinin ilk etapta ekonomi, yani açlıkla mücadele ve geçinebilme derdi olduğunu duyuyoruz kendi ağızlarından.
Türban konusunda bir-kaç söz daha söylemek gerekirse;
-Türban, çözülememiş bütün sorunların üzerine, AKP ve Zihniyeti’nce çekilmek istenen bir örtüdür.
-Türban, Laikliğe karşı bir tehdittir.
-Türban, çağdaş aklın ve Türk Kadını’nın esaret altına alınmasıdır.
-Türban, Atatürk İlke ve Devrimleri’ne karşı durmaktır.
-Türban, önce Laiklik İlkesi’ni, sonra da Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmaya yönelik gayretlerin bir aracıdır.

Değerli Arkadaşlar,
Bunların derdi iş yapmak, Mustafa Kemal Atatürk’ün işaret ettiği ‘Ülkeyi Muasır Medeniyet Seviyesine Ulaştırmak’, Türk Ulusu’nu mutlu bir hayat düzeyine çıkarmak falan değil. Hiç bir zaman da olmadı…
Amaçları;
-Cumhuriyeti kaldırmak değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni yok etmektir.
-Din devleti kurmak da olamaz, çünkü yaptıklarına ve söylediklerine bakınca bu zihniyetin Müslüman dahi olduğu tartışılabilir.
-Türkiye’yi, ABD’nin mandasına sokup, uzak bir eyaleti yapmaktır. Ülkeyi, ABD’den aldıkları direktiflerle yönetmelerinin nedeni de budur…
Sonuç olarak şunları söylemek istiyorum:
Hiçbir güç ve hiçbir kimse, gerekçesi ve desteği ne olursa olsun, Atatürk İlke ve Devrimleri ile Cumhuriyet’in Temel Değerleri ve Kazanımları’nı, dolaysıyla da Türkiye Cumhuriyeti’ni yok edemez! Ortadan kaldıramaz! Bundan asla şüphe duyulmamalıdır!
Teşekkür ederim…”
CENGİZ ÖNAL ‘TARAKÇIOĞLU’
Ulus Gazetesi Yazarı

20 Şubat 2008 Çarşamba

'BEYAZ ÇARŞAFLA YOLA ÇIKTIK'

RTE, geçen haftaki AKP ve Zihniyeti grup toplantısında yine önce Baykal’a, sonra da medyaya yüklendi ve olabildiğince de sert konuştu.
Türban konusundaki Anayasa değişikliğiyle ilgili olarak, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın, ‘İdam Sehpası’ hatırlatmasına fena takan RTE, oldukça uzun süren konuşmasının odak noktasına, ‘Biz o beyaz çarşaflarla beraber yola çıktık. Bedel ödemeye hazırız’ söylemini oturttu. Bu konuşma esnasında, Bülent Arınç’ın ağladığı gözlendi.
‘BEDEL ÖDEMEYE HAZIRIZ’
Siyasete bir de Beyaz Çarşaf polemiğini sokan RTE’nin oldukça gergin olduğu gözlenen konuşması, çok tehdit eder bir görüntü ortaya koydu. Son zamanlarda oldukça sinirli olan RTE, özellikle medya ve muhalefete karşı ne denli hazımsız olduğunu bir kez daha gösterdi.
Halbuki oturduğu mevkideki bir insanın olabildiğince soğuk kanlı olması gerektiği ve olaylar karşısında tepkisini daha sakin bir şekilde ortaya koymasının zorunlu olduğu RTE’ye zamanla çeşitli yollarla aktarılıyor olmasına karşın; RTE’nin Kasımpaşa efelenmesinden vazgeçmemesi dikkat çekici.
Öteden beri söylediğimiz gibi; AKP ve Zihniyeti, bir siyasi parti olmaktan ziyade, daha çok kendisine yüklenen Ilımlı İslam Misyonu’nun gereğini yerine getirmeye çalışan bir görevli konumunda görüntüsü veriyor.
RTE’nin başı çektiği diklenmeler, efelenmeler son zamanlara oldukça dikkat çekici oldu. Önceden, bu tür diklenmeler neticesinde, herhangi bir şekilde bir sıkıyla karşılaştıklarında, hemen Atatürkçü kesiliyor ve bu alanda, yarım yamalak, sözler etmeye başlıyorlardı. Bu seferki diklenmelerinin ardından gelenleri ise hep birlikte göreceğiz…
Konuşmalar öylesine bir noktaya ulaştı ki; Türkiye’yi, Laikler ve Laik Olmayanlar şeklinde ikiye böldüler dersek, emin olun abartmış sayılmayız. Toplumu bölme, evlerimize kadar ulaştı. Aile içinde bile Laik-Antilaik çatışması var…
NEYİN BEDELİNİ ÖDEYECEKSİNİZ?
RTE’nin bu sözünün, üzerinde hassasiyetle durulması gereken çok önemli bir ifade olduğunu düşünüyoruz.
Neden mi?
Bu sorunun açıklaması çok kolay. Bir ülkenin, 5 yılı aşkın iktidarda olan bir hükümetinin başındaki insan, Atatürkçü olduğunu dilinden düşürmez, ekonomiyi oldukça iyi yerlere getirdiğini sıkça ifade eder, her şeylerin de yolunda olduğunu dillendirerek, güllük gülistanlık içinde yaşadığımızı her fırsatta söylerse; çok merak ediyoruz, acaba neyin bedelini ödeyecektir?
Kendi ifadesiyle yaptıklarını söylediklerine baktığımızda, aslında hesabı verilecek herhangi bir husus yok gibi. Öyle de olması gerekmez mi? Hani her şeyler oldukça güzel ya…
O halde;
Neyin Bedelini ve niçin ödeyeceksiniz?
Bu noktada bir gariplik hissediyoruz. RTE’nin anlattıklarına bakılırsa; Bedeli Ödenecek bir şeyler gözükmüyor. Aksine, gülistanda yaşıyoruz…
Ama, RTE de ‘Bedel Ödemeye Hazırız’ diyor…
RTE bedel ödeyeceğini söylüyorsa; demek ki anlattıkları doğru değil. Yaptık dediklerinin hiç birisi yapılmamış. Atatürkçü ve Laik olduğunu söylemeleri inandırıcı değil. Onun için bedel ödeyebileceğini dillendirmektedir.
Peki, sadece bu mu?
Hayır kesinlikle değil…!
O halde; yapılan nedir ki; RTE bedelini ödeyecekmiş?
TÜRKİYE CUMHURİYETİ YOK EDİLMEK İSTENİYOR
AKP ve Zihniyeti’nin, dışarıdan aldığı destekle iktidarı ele geçirdiği 5 yılı aşkın zamandır yaptığı tek şey; üstlendikleri Ilımlı İslam Modeli misyonunun gereğini yerine getirmektir.
Her fırsatta Atatürk İlke ve Devrimleri’ne karşı olduklarını söylemekten geri durmadılar. Yaptıklarını iddia ettikleri işlerin tamamı Laik Cumhuriyeti yok etmek ve sonra da Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırarak, Ilımlı İslam esaslı bir rejimi ihdas etmektir.
AB üyeliğinin altındaki gerçek de bundan başka bir husus değildir. Düne kadar sövdükleri ABD’nin bugün dizine oturup da elma şekerini yalayarak, Türkiye Cumhuriyeti’ni Bush efendinin talimatlarıyla yönetmek ayrı bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.
Eğitimi milli olmaktan çıkardılar. Adalet sistemindeki siyasallaşma çabaları, olup bitenlere karşın hızla devam etmektedir.
Dış politikamız ABD’nin talimatlarına ve AB’nin arzularına bağlanmıştır.
Özelleştirme adıyla, kökleri Cumhuriyet dönemine kadar uzanan kuruluşlarımız, başta Arap sermayesi olmak üzere emperyalist sermayeye peşkeş çekilmiştir.
Atatürk İlkeleri başta olmak üzere Devrimlere karşı elden gelen her şey yapılmıştır. Atatürk ve O’na ait olan ne varsa yok edilmektedir. Hedef ULUS DEVLET anlayışını yok edip, milleti Ümmet’e, vatandaşı Teba’ya dönüştürme gayretindeler.
Son numaraları da; Türban Dayatmasıdır…
Laiklik ilkesi, etrafından dolaşılarak yok edilmek üzeredir. Anayasa’da yapılmaya çalışılan değişikliğin tek bir anlamı vardır: Atatürk’ün ilkelerinden birisi olan Laiklik İlkesi’nin yok edilmesidir…
Dolaysıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kademe kademe ortadan kaldırılması hedeflenmiştir. Türk Ulusu’nu, çok önceden, ‘Bizden olanlar ve Ötekiler’ diye zaten ikiye bölme sinyallerini vermişlerdi.
AMAÇLARI BELLİ
RTE’nin başkanlığındaki AKP ve Zihniyeti’nin amaçları, kendi ifadeleriyle resmen açıklanmıştır. Yaptıkları artık gözden kaçmadığına ve herkeslerin de bunu açıkça gördüğü belli olduğuna göre, artık niyetlerini gizlemiyorlar.
Yaptıklarının, Atatürk İlke ve Devrimleri’ne ve Cumhuriyet’in Temel Değerleri’ne karşı olduklarını bildiklerinden ve bunun da Anayasamıza ters düştüğünün farkında olduklarından, lafı-sözü dolandırmanın yarar sağlamadığını da görünce, baklayı ağızlarından çıkardılar.
RTE, Zihniyet’in sözcülüğünü yapar konuma düştü ve söylenebilecek en son sözü söyledi: ‘Biz bu yola çıkarken daha önce de demokrasiye inanmış insanların söylediğini biz de söylüyoruz. Biz o beyaz çarşaflarla beraber yola çıktık. Bedel ödemeye hazırız!’ Sözlerin anlatmaya çalıştığı Adnan Menderes ve arkadaşlarıdır. En azından bizim bakışımızla, manzara bunları gösteriyor. Yani, RTE ve şürekası diyor ki; ‘Bizler kafamızda hazır düşüncelerle bu misyonu üstlendik. Bunun için ölümü bile göze aldık…’
Artık buradan sonrası Türk Ulusu’na kalmıştır…
ULUS GAZETESİ’NDEN
conal@ulusgazetesi.com
cengizonal.tarakcioglu@gmail.com

18 Şubat 2008 Pazartesi

AKP VE ZİHNİYETİ'NDEN SİNSİ MANEVRALAR


Geçen haftanın sonuna doğru, Ankara’da iki ayrı toplantı yapıldı. Bunlardan birisi Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in Yargıtay Başkanı ve üst düzey görevlileriyle Ankara Hakimevi’nde yaptığı toplantı ve diğeri de YÖK Genel Kurulu’ydu.
Pek fazla patırtı çıkarılmadan ve çaktırmadan yapılmaya çalışılan toplantılar, her ne kadar gözlerden ve dikkatlerden uzak tutulmaya çalışılsa da başaramadılar. Medya olayı haber almış ve her iki toplantıyı da olabildiğince izlemişti.
Toplantılar, özellikle mütareke basını nitelikli bir kısım medyada haber nitelikli olarak işlenmiş, yorum kısmına fazla ağırlık verilmeksizin sanki geçiştirilmişti.


* * *


Şimdi bu toplantıları biraz irdeleyelim ve önce Hakimevi’ndeki toplantıyı ele alalım.
Konunun ayrıntısına girmeden, RTE’nin İspanya’dan türban konusunda söylediği, ‘Siyasi simge olsa izin vermeyecek misiniz? Yasaklayacak mısınız…? Yasaklayabilir misiniz?’ söylemi üzerine, önce Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, arkasından da Yargıtay Başkan Vekili oldukça sert açıklamalarda bulunmuştu. Sonra da; göreve yeni seçilen Yargıtay Başkanı Hasan GERÇEKER yaptığı açıklamayla, öncelikle Yargıtay’daki kısıtlı imkanların, yargının mevcut yükünü kaldırmada yeterli olmadığını dile getirmiş ve devamında Laiklik hakkında, kendisinden önce Yargıtay mensuplarınca yapılan konuşmaları doğrular nitelikteki konuşmasıyla, Yargı’nın Laiklik konusundaki görüşlerinin altını bir kez daha çizmiş ve konuya duyulan hassasiyeti de göstermişti.
Açıklamalar üzerine Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, cevap verir nitelikte ve biraz da sert ifadelerle, ‘Biz, Laiklik konusunda sizden daha hassasız…’ ve iş yoğunluğu ile ilgili olarak da; ‘Sabah 09.00, akşam 17.00 mesaisi yerine gece de çalışın’ efelenmesinde bulunmuştu.
Gelelim geçen haftaki toplantıya. Dışarıya sızan bilgilere göre, AKP ve Zihniyeti hükümeti Yüksek Yargı Organı’na adeta Zeytin Dalı uzattı. Yargıtay Başkanı’nın, Meclis’te görüşülmekte olan ve teklif edildiği haliyle çıkarılması halinde Yargı’nın çalışmasını ve bağımsızlığını kısıtlayacak mahiyetteki Yargıtay Yasası’nın çıkarılmamasını istedi. Yukarıdaki sert sözlerin sahibi Bakan Şahin de, adeta geri adım atarak, yeni bir komisyon oluşturulması ve çalışmaların tekrar ele alınarak karşılıklı görüşmeler yapılması gerektiği şeklinde açıklamada bulundu. Anılan yasanın da; Meclis’te Adalet Alt Komisyonu’na sevk edileceğini söyledi.


* * *


YÖK Genel Kurulu ise; öteden beri beklenen bir toplantıydı. Onun için de; medyanın ilgisi daha fazla oldu. Çünkü bu toplantıda;
-İmam Hatip Liselilere, üniversiteye giriş sınavlarında farklı bir katsayı uygulaması konusu ile,
-Türbanın üniversitelerde serbest bırakılması hakkında Anayasa’da yapılmaya çalışılan değişiklik üzerine, bazı üniversitelerde başlatılan çelişkili uygulamaları ortadan kaldırıp, yeni bir düzenleme yapılacağı ve tabii bunun da yasa çıkmadan önce, RTE’nin her daim uyguladığı gibi,
‘Ben yaptım oldu…’ mantığıyla, türbanlı öğrencilerin üniversitelere rahat girip / çıkmasına imkan tanıyacak bir uygulamanın, belki geçici de olsa, başlatılması,
beklentileriydi.
Toplumun önemli bir kesimi bu beklentiye girmişti. Özellikle de gerilen ortamdan başka bir karar çıkabileceği ihtimaline imkan tanınmıyordu.
YÖK toplantısı oldukça uzun sürdü. Toplantı bitiminde, ısrarlı sorular karşısında kısa bir açıklama yapıldı:
Açıklama, ‘YÖK Genel Kurulu’nun bu seferki toplantısının gündeminde, ne türban konusu, ne de İHL’e uygulanacak katsayı meselesi yoktu…’ şeklindeydi.
Oldukça şaşırtıcı. İlk şaşkınlıktan sonra, sızdırılan haberlerden öğrenildiği kadarıyla; İHL’e uygulanacak katsayı meselesi 2009 yılına ertelenmişti. Türban konusu ise; muhtemel Anayasa değişikliğinden sonraya bırakılmıştı.


* * *

Kısaca ve hemen ifade etmek gerekirse; RTE başta olmak üzere, AKP ve Zihniyeti kurmayları, sanki bir odaktan yönlendiriliyormuşçasına, bir kez daha duraklamışlardı. Gördüklerimiz ve duyduklarımız karşısında, bir sinsi manevralarına daha şahit olduğumuz kanaatine vardık… Kısacası şimdilik de, sıkıyı görünce tırsmışlardı…
Çünkü, son aylarda ortaya koydukları tavır, davranışları ve söylemleri çok keskin çizgilere sahipti. Çokça Efelenmeler, Kabadayılıklar vardı… Dolaysıyla toplumu çok germişlerdi. Oldukça dikkat çekici gelişmelerdi bunlar. Ama, yapılan mitingler ve gelen yoğun baskılar neticesinde, adeta geri adım atmak zorunda kaldılar. Birden malum manevralarına başladılar…
Aslında izlediklerimiz, AKP ve Zihniyeti’nin alışılmış davranışları ve karakteristik özellikleriydi. Bunlar sıkıyı gördüklerinde hemen tırsıyor, geri adım atıyormuş gibi görünerek yıpranmamaya çaba gösteriyorlardı. Geçmişte çok olumsuz örnekler yaşamışlardı… Artık; tecrübe sahibi de olmuşlardı…
Hep birlikte hatırlayalım; 14 Nisan mitinginden sonra, Meclis’te çoğunluğu bulunan AKP ve Zihniyeti havlu atmıştı. Ama vazgeçmediler. Yarattıkları gerilime karşın, ‘Mağduru’ oynayarak seçimden galip çıkmayı başardılar… Gerçeğin bu yüzünü, maalesef, başta ana muhalefet partisi CHP olmak üzere, toplumun büyük kesimi de göremedi. Sonuç malum!



* * *

Konunun can alıcı noktasına geldik… AKP ve Zihniyeti’nin bu çalımları ve sinsi manevraları bizleri yanıltmasın. Asla yollarından vazgeçmeyecekler! RTE de hafta içindeki grup toplantısında, ‘Beyaz Çarşafla Yola Çıktık! Bedel Ödemeye Hazırız’ dememiş miydi? Sadece fazla yıpranmama adına bu yollara başvuruyorlar. Bana öyle geliyor ki; oldukça planlı ve örgütlü bir hareket içindeler…
Geri adım atıyor görüntüsü vermeleri boşuna değil. Tekrar deneyecekler. Bundan şüpheniz olmasın! Hatta; bir daha, bir daha deneyecekler! Bu böylece biline…!
Ancak; Atatürk’ün Cumhuriyet’i emanet ettiği Türk Gençliği, olup/bitenlerin bilincindedir. Atatürk İlke ve Devrimleri ile Cumhuriyet’in Temel Değerleri ve Kazanımları’na karşı çıkıp, Türkiye Cumhuriyeti’ni önce bölüp, parçalamak ve sonra da yok etmek isteyenlerin hiç şansları yoktur.
Asla da olmayacak, olamayacaktır!
CENGİZ ÖNAL ‘TARAKÇIOĞLU’

14 Şubat 2008 Perşembe

MHP NE YAPIYOR?

Ülkücüler, emekli Paşaları kovaladı

TESUD (Türkiye Emekli Subaylar Derneği) Başkanlığında, emekli askerlerin oluşturduğu dernekler, MHP’nin, AKP ve Zihniyeti’nin türban dayatmasına destek sağlamasından dolayı, MHP Genel Merkezi önüne Siyah Çelenk koymak istediler.
Derneklerin temsilcileri, MHP Genel Merkezine geldiklerinde, Çevik Kuvvet Polisi’nin tedbir almış olmasına karşın, ülkücü gençlerin direnmesiyle karşılaştılar.
Ülkücüler, çelengin bırakılmasına ve ardından da Basın Açıklaması yapılmasına izin vermediler. Tartışma biraz hararetlenince, itiş kakış başladı. Sonunda beklenen oldu. Ülkücü gençler çelengi parçaladılar ve kaldırıp bir köşeye doğru savurdular. Hiç umulmuyor olmasına karşın; kısa süreli de olsa, her iki kesim arasında bir arbede yaşandı.
Gerek Çevik Kuvvet Polisleri tarafından, gerekse ülkücü gurubun arasında gözüken ve olayları yatıştırmaya çalışan ve MHP Genel başkan Yardımcısı olduğu öğrenilen kişinin bütün gayretlerine karşın, bazı ülkücü gençler ortamın gerilmesine neden oldular. Çelengi parçaladılar, Basın Açıklamasına izin vermediler ve ardından da; ‘Allahüekber’ diye tekbir getirerek, emekli askerleri, Genel Merkez önünden uzaklaştırdılar.
Basın Açıklamasına da izin verilmeyen Dernek Temsilcileri –ki yaklaşık 15 kişi kadardı-, telaşlanıp, paniklediler. Koşar adımlarla olay mahallinden uzaklaşmaya çalıştılar. Yakınlardaki bir mağazaya sığınan Dernek Temsilcileri, olayın arzu edilmeyen boyutlara ulaşmasını engellemişlerdir. Bir müddet sonra, sığındıkları mağazadan çıkan emekli askerler, bir minibüsle olay yerinden uzaklaşmışlardır.
Ekranlara yansıyan görüntü vahimdi… Olay yerinden hızla uzaklaşmaya çalışan Temsilcilerin, mikrofonlara kadar ulaşan konuşmalarından, olaydan da çok korktukları ve bir an can derdine düştükleri maalesef duyuldu ve paniklemiş haldeki görüntüleri de izlendi…
MHP, son günlerde Laik Cumhuriyet karşıtı Zihniyet’in ortaya koyduğu türban dayatmasına sağladığı desteğin yanı sıra; bu davranışı protesto etmek isteyen emekli askerlere karşı, ülkücülerin, hafif de olsa, şiddet temayülü göstermiş olması münasebetiyle, yakın geçmişteki seçimlerde kendisine oy desteği vermiş olan kesimin çoğunluğunu üzdü.
Her ne kadar, türban serbestliği söylemleriyle, seçmen tabanına şirin görünmeye çalışan Devlet Bahçeli ve MHP yönetimi olayları öylesine bir noktaya tırmandırdı ki; Laik Cumhuriyet karşıtı Zihniyeti doğrudan destekler durumuna düştü.
Bütün sıkıntılar zaten bu noktada başlıyor. Mütareke Basını’nın dışındaki duyarlı Medya mensuplarının, olayları olabildiğince katkısız bir şekilde vermesi, yaratılan durum hakkında sağduyulu yorumlarda bulunması, Bahçeli ve şürekasının hazımsızlığını ortaya çıkardı.
Başta Devlet Bahçeli ve en yakınındaki parti kurmaylarının sert söylemleri, parti teşkilatını tetikleyici tarzdaki açıklamalar, maalesef olayların bu noktalara kadar ulaşmasına neden olan etkenlerin başlında gelmektedir.
Ayrıca; Bahçeli’nin, kendisini ve partisinin gayretlerini eleştirenleri, ‘…ciddi ruhsal problemi olmakla…’ suçlamasının etkileri ve neden böyle çıkışlar yapıldığı gibi hususlar tartışılırken; ikinci bir açıklamasında da; ‘Anıttepe ile Kocatepe arasında Çelik Halatız’ söylemi anlaşılmaktan uzak bir ifade ve tavır olarak yorumlanmaktadır.
MHP’nin ve Genel Başkan Devlet Bahçeli’nin bugün sergiledikleri davranışlarının yorumlanması çok zor olmamaktadır. Muhalefet görevini yapacağına; iktidar partisinin payandası olma anlayışı, yıllardır kendisine destek veren seçmenini bile derinden düşündürmektedir.
Önce seçim meydanlarında yağlı ip polemiğini ortaya atan MHP, ardından Cumhurbaşkanı Seçimi’nde payanda olmuş, Laiklik İlkesi gerçeğine karşın Anayasa’nın değiştirilmesine kayıtsız / şartsız destek sağlamış, bütün bunlar göz önünde dururken de; bugünlerde ‘Anıttepe ile Kocatepe arasında çelik halatız’ gibi bir ifadeyi dile getirmiştir. Bunu hangi kasıtla söylediğini elbette açıklamalıdır. Ancak, böylesine tutarsız ve hazımsızca yapılan uç açıklamalar, hem Devlet Bahçeli’ye ve hem de MHP’ye olan inanç ve güveni ciddi derecede sarsmaktadır. Ayrıca, hazımsızlıklar sonucu oluşan gerginlikler, Ülkücü gençleri agresif davranmaya doğru da itmektedir.
Kaldı ki; 22 Temmuz seçimlerinde AKP ve Zihniyeti ile CHP’ye ve daha bir çok siyasi görüşe oy vermeyen seçmenlerin çoğunluğu oylarını MHP’ye vermiş ve bunu da açıklamaktan çekinmemişlerdir. Bunların içinde, asker emeklisi olan vatandaşlarımızın da olduğu kendi açıklamalarıyla sabittir… Bu vatandaşlarımız, bugün, ‘Keşke Ellerimiz Kırılaydı da; MHP’ye Oy Vermeseydik’ diye sızlanmaktadırlar. Hiçbir siyasi partinin, çıkarı ne olursa olsun; kendisine böylesine güvenen ve dolaysıyla da destek veren seçmenlerine bunu yapma hakkı yoktur. Olamaz da!
Seçmenin gözünde MHP fos çıkmıştır. Parti kurmaylarının, türban dayatmasına verilen desteği yumuşatmak amacıyla, ‘Kişi Hak ve Özgürlükleri’ ifadelerine sığınmaya çalışmaktadır.
O halde; adama şunu sormazlar mı?
Tıp veya Hukuk fakültelerinde, öğrenim özgürlüğü gerekçesiyle başında türbanıyla okuyan bir öğrenci, mezun oldu ve stajını da yaptı, sonra doktorluk, hakimlik, savcılık ve avukatlık yapabilmek için başını mı açacaktır? Bunu nasıl garanti edeceksiniz? Buna, MHP Genel Başkan Yardımcısı Oktay Vural, ‘Zaman içinde bunu kamu çözecektir…’ türünden bir açıklama getirmeye çalışıyor.
Demek ki; çok sıkça söylediğimiz gibi; bugün Üniversitelerde serbest bırakılmak istenen türbanın yarın ne olacağı tam anlamıyla net değil. Kamusal alanlar, mahkeme kararlarına karşın türban ve türbanlıların cirit attığı, at oynattığı yerler olacak, buna kimse de bir şeyler yapmayacaktır. Bu ve benzeri açıklamaların gösterdiği adres budur. Ama, gerek AKP ve Zihniyeti, gerekse MHP kanadından hiç kimse, kafasının arkasında sakladığı böylesi bir düşünceyi, şimdilik açıklamıyor. Ama, bilsinler ki; görünen köy de kılavuz istemiyor…
Son gelişmeler, MHP’ye destek verenler başta olmak üzere, Türk Ulusu’nun şaşırmasına vesile olmuştur. Vatandaşların ağzını bıçak açmamaktadır. Çoğu, eskiye mi dönülüyor endişesi taşıyor. Çünkü 1975-1980’li yılların etkileri halen hafızalardan silinebilmiş değil maalesef…
Sonuç olarak Devlet Bahçeli ve parti kurmaylarına şunu sormak sırası gelmiştir:
-Yaptıklarınızdan mutlu musunuz?
-Olayların bu noktalara ulaşabileceğini hesaplayarak mı AKP ve Zihniyeti’ne payanda oluyorsunuz?
-Bunları, Türk Milliyetçiliği anlayışınızla bağdaştırabiliyor musunuz?
-Atatürk İlkeleri içinde en önemli konumu olanlardan biri olan Laiklik İlkesi’ni, böylelikle delmeye çalışmakla, bu İlkeyi yok etme gayretleri içerisinde olduğunuzu ve sonuçta da Türkiye Cumhuriyeti’ni yok etme oyunlarına destek sağladığınızı göremiyor musunuz?
-Olup / bitenlere karşın; Anıtkabir’e Atatürk’ün manevi huzuruna, gönül rahatlığıyla çıkabilecek gücü ve iradeyi kendinizde bulabilecek misiniz?
Ne denebilir ki? Ne yaptığını anlamakta zorlanıyor olmamıza karşın; MHP’nin de Türk Milliyetçiliği anlayışı böyleymiş…
ULUS GAZETESİ’NDEN

13 Şubat 2008 Çarşamba

SAMİMİYETSİZLİK!

Bu haftayı da kısır türban tartışmalarıyla geçirdik. AKP ve Zihniyeti kurmayları, gerek Meclis’teki görüşmelerde, gerekse Meclis dışındaki söylemlerinde, tek noktadan yönetiliyormuşçasına, aynı tarz ve içerikli konuşmalar yaptılar.
Gösterilen tepkiler karşısında konuşma ihtiyacı duymalarının, kendilerini savunma yapmak zorunda hissetmelerinden kaynaklandığını düşünüyorum. Halen bir tereddüt içinde oldukları, söylemlerindeki ve RTE’nin açıklamalarındaki tutarsızlıklarla kendini gösteriyor.

* * *

Toplumun hemen bütün kesimi ayağa kalktı. Atatürk İlke ve Devrimleri’ne inanmış, Cumhuriyet’in Temel Değerleri’ne ve Kazanımları’na bağlı olanlar, AKP ve Zihniyeti hükümetini, ellerinden geldiğince ve yasaların öngördüğü çerçeve içinde uyarmaya çalışıyorlar.
Yargı Organları mensupları ve Yargıtay’ın yeni seçilen Başkanı’yla, seçimden önceki Başkan Vekili ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ile Anayasa Hukuku konusunda uzmanlaşmış bilim adamlarımız, Yasama’nın, gerekçesi ne olursa olsun , Yargı’yı etkileyemeyeceğini ısrarla söylüyor ve Laiklik İlkesi’nin, Yasama’nın değil, Yargı’nın teminatı altında olduğunun altını çiziyor.
Bu gerçeğe karşın, RTE’nin ve başında bulunduğu AKP ve Zihniyeti iktidarı cengaverlerinin ileri / geri konuşup, ortalığı toz duman ederek, kaos ortamından nasiplenme amaçlarında oldukları gözden kaçmıyor. Dolaysıyla da; davranış ve söylemlerinin tutarsızlığı ve inandırıcılıktan uzak oluşu bir kez daha sırıtıyor.

* * *

Hepimizin yakından bildiği gibi Türkiye’nin yığınla sorunu vardır. Sorunlar, her gün biraz daha katlanarak artmaktadır. Beş yılı aşkın bir süredir iktidarda bulunan AKP ve Zihniyeti iktidarının, söz konusu sorunları çözmek için herhangi bir projeleri olduğunu duymadığımız gibi, bugüne değin de ortaya böyle bir şey koyamadıkları bir gerçektir. Ortaya konulan ve çok önemli proje olduğu günler öncesinden, büyük iddialarla dillendirilen sıradan fikirler; uygulamaya konulduğunda çok kısa sürede fos çıkıyor. Buna bel bağlayanlar da; tabii ki hüsrana uğruyor. Başta sağlık ve eğitim olmak üzere bir çok örnek verilebilir…
Ama öylesine bir kesim var ki; onlar AKP ve Zihniyeti’nin yarattığı havuzdan besleniyorlar. Uydurma ihaleler, kağıt üzerinde kurulan ve Devlet denetiminden uzak olup, özel denetimlere tabii olan şirketler ve özellikle de oğulcuklara verilen krediler aracılığı ile nemalanarak Devlet imkanlarını sonuna kadar erittiler. Tabii, Devleti de bolca da borçlandırdılar…
Böylesi bir ortamda, dikkatleri başka yönlere çekmek zorunluluğu ihtiyacından türbanı yem olarak gündeme getirdiler. Türban, bu durumda, tam da onların hayal ettiğini yapar. O da bütün sorunların üzerine örtülen bir örtüdür…
Çünkü, muhtemelen yakın gelecekte yani bana göre 2008’in güz aylarında yapılacak Yerel Seçimler için gerçekleri halktan gizleme yöntemi bulunmuştur. O da türbandır… Görüldüğü gibi, RTE ve AKP ve Zihniyeti kurmaylarının, türban gibi dört elle sarıldıkları bir konuda bile samimi olmadıkları açıktır. Dertleri, ‘Üzüm Yemek Yerine, Bağcıyı Döğmek’ tir. Türk Ulusu bunu bir an evvel görmeli ve gereğini de yapmalıdır…

* * *

Gazetemiz’in manşetinde türban ve dolaysıyla da Laiklik konusu ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Ancak söylemek istediğim bir-iki husus daha var:
Bugünkü Anayasamız gereğince; türbana ilişkin Anayasa değişikliğinin gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Sadece bir şeyler yapılıyormuş görüntüsü verilmeye çalışılmaktadır. Dışarıdan aldıkları destek ve tabii talimat ile seçmenden gelen oylar itibariyle de buna mecburlar. Zaten samimiyetsizlikleri de bunu doğrulamıyor mu?
Ayrıca, YÖK yasasının 17. maddesinin değiştirilip uygulamaya geçilmesi, Anayasamız’ın, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen temel ilkeleri itibariyle, bugünkü hukuk sistemi içinde mümkün olamaz. Hiç kimse ve hiçbir güç, kaynağı ve desteği ne olursa olsun, Atatürk İlke ve Devrimleri’nden herhangi birisini ortadan kaldıramaz! Yaptım diyen suç işler. Sorumluluğu kendisine ait olur.
Böylesi bir gerçek önümüzde dururken; Hukukun Üstünlüğü İlkesi’ni esas almış Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk İlke ve Devrimleri’nin ve Cumhuriyet’in Temel Değerleri’nin, bir inat uğruna yok edilmesine seyirci kalamaz. Bunu, en az, bizim kadar RTE de bilir. Hem de en iyisiyle bilir.
O halde bu çırpınışlar niçin?
Dedik ya; Samimiyetsizlik!
Bugüne değin olduğu gibi, bugün de yaptıklarında, söylediklerinde ve davranışlarında samimi değiller.
Olamazlar da!

'LAİKLİĞİN TEMİNATIYIZ!'

Geçen haftada da tamamen türban tartışmalarıyla geçirildi. En çok konuşanların başında da RTE geliyor. Gerek AKP ve Zihniyeti Grup Toplantısı’nda, gerekse resmi kabullerdeki açıklamalarında, her defasında, ne yaptı etti sözü türbana getirmeyi başardı.
Ara sıra başka konulara değindiği de oluyordu ama; ana unsur türbandı…
TSK’YI KUTLAMA
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, bölücü terör örgütüne karşı aralıksız sürdürdüğü sınır ötesi nokta operasyonları konusunda pek fazla konuşmama eğiliminde olan RTE, nedendir bilinmez, geçen hafta yapılan operasyonlar konusunda, adeta coştu dense yeridir. Bildiği ne kadar övgü varsa bir anda sıralayıveren RTE’nin, sınır ötesi operasyonlar konusundaki konuşmasındaki özellikle, ‘Türk Silahlı Kuvvetlerimiz’in sınır ötesi operasyonlarının planlanmasından icrasına kadar, başta Genelkurmay Başkanımız olmak üzere, emeği geçen her kademedeki personelini, şahsım, hükümetim ve Türk Milleti adına kutluyorum. Tebrik ediyorum’. İfadeleri dikkat çekiciydi.
Sakın şaşırmayasınız! Evet, RTE aynen bunları söyledi.
Niçin böyle söylediğimizi soracaklar veya düşünenler olabilir. Öyle ya; Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin başında bulunan biri, Cumhuriyet’in Ordusu hakkında övgüde bulunamaz mı?
Elbette bulunabilir!
Ancak, kısa bir süre önce; bir konu hakkında yapılan Genelkurmay Başkanlığı açıklaması konusunda sorulan bir soru üzerine;
‘Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, emrindeki memurundan görüş mü soracak?’ diyen ve Sınır Ötesi operasyon konusunda Meclis’ten çıkarılan Tezkere’ye dayalı yetkiyi, ABD’ye ve dolaysıyla Bush’a danışıp onaylarını almadan vermeyen ve anılan Yetki’nin bir ay kadar gecikmeli olarak TSK’ya verilmesine neden olan, dolaysıyla da bu sürede her gün üçer-beşer şehidimizin toprağa verilmesine sebebiyet vermiş kabul edilen RTE’nin, bugünkü övgü dolu açıklamasının ciddiyet ve inandırıcılığını okurlarımızın takdirlerine bırakıyoruz.
TÜRBAN DAYATMASI
AKP ve Zihniyeti’nin türban dayatması işi iyiden iyiye çığırından çıkarmak üzere. Bir yanda Yargı Mensupları, diğer tarafta Üniversite Rektörleri ve öğretim üyeleri, türbanla ilgili yapılacak Anayasa değişikliği konusunda oldukça sert açıklamalarda bulundu. Demokratik Kitle Örgütleri ile çeşitli Meslek Kuruluşları da yaptıkları eylemlerle, türban dayatması karşısındaki tavırlarını açıkça ortaya koydular. Üniversitedeki kadın öğretim üyeleri, söz konusu değişikliğin yapılması halinde; derslere girmeyeceklerini ve bu görüşlerinde de oldukça kararlı olduklarını dile getirdiler. Kadın örgütleri ağırlıklı derneklerin Tandoğan’da toplanıp Anıtkabir’e çıkmaları ve Atatürk’ün manevi huzurunda, türbanın, kişi hak ve özgürlükleri kisvesi altında Türk Ulusu’na dayatılmasını Ata’ya şikayet ederek tepkilerini gösterdiler.
Yargı Mensupları ve özellikle de Yargıtay Başkan Vekili ile yine Yargıtay Başsavcısı’nın, türban dayatmasının çağdaş hukukla bir ilgisinin olmadığını, yasama organının, hiçbir şekilde yargıyı etkileyemeyeceğini altını çizerek vurguladılar.
Yoğun tepkiler karşısında, AKP ve Zihniyeti adına ilk açıklama Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’den geldi. Şahin, gösterilen tepkilerin gereksiz olduğunu işaret ederek, ‘Biz Laiklik konusunda çok daha hassasız…’ şeklinde bir açıklamada bulundu. Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek de yaptığı açıklamalarıyla, daha çok CHP’ye yüklenerek, Laikliğin hiç kimsenin tekeli altında olmadığını, Meclis’te CHP sıralarını işaret ederek bazılarının geçmişteki yaptıklarıyla bugünkü söylemlerinin çeliştiğini söyledi.
AKP ve Zihniyeti kurmaylarının yaptıkları açıklamaların hedefi ve amacı belliydi. Ortamı yumuşatmaya çalışmak ve RTE’nin asıl konuşmasına zemin hazırlamaktı.
‘LAİKLİĞİN TEMİNATIYIZ’
Türban dayatmasının Atatürk İlke ve Devrimleri’ne karşı çıkmak ve bilahare de Türkiye Cumhuriyeti’ni yok etmeye çalışmak için bir hazırlık gibi algılandığını dile getirerek tepkilerini ortaya koyanlara karşı;
RTE, ‘Siz, kendinizi baskı altında mı hissediyorsunuz? Özgür olmadığınız hissine mi kapılıyorsunuz? O halde; sığınacağınız yer Laikliktir! Onun da temsilcisi Biziz! Biz, Laikliğin Teminatıyız…’ diyor.
Gelin de bunlara inanın. Geçmişte bir yığın örneği olduğu gibi; bunların hiç birisi inandırıcılığı olmayan sözlerdir.
Neden mi bu iddialarda bulunuyoruz?
Hemen açıklayalım!
Dün, ‘Hem Müslüman, hem de Laik olunmaz! Ya Müslüman Olunur, Ya da Laik…’ diye görüşlerini oldukça keskin bir ifadeyle ortaya koyan RTE’nin, bugün ‘Ben, artık değiştim…’ sözü size inandırıcı geliyor mu?
Bir an kabul edelim ki; RTE değişmiş, artık dünkü RTE değildir…
O halda; şu sorulara cevap aramak hakkımızdır:
Başbakan olduğunuz AKP ve Zihniyeti hükümetleri döneminde;
-Bir kısım okullarda sınıflar boşaltılarak Mescit yapılması konusunda, usulen ve göstermelik yaptırılan takibat haricinde ne tür işlemler yaptınız?
-Hastanelerde, türban takmış doktor, hemşire ve diğer bir kısım memurların çalışmasına ses çıkarmayan Hastane yöneticileri, nasıl oluyor da halen görevleri başında bulunuyorlar?
-Yakın bir zamana kadar gündemde olan Hakim ve Savcı adayları sınavları içinde, anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olmasına karşın, mülakatın halen ne işi var? Bunun nedeni, kendi zihniyetinize yakın gördüğünüz ve referansları böyle olanların mı işe alınması amaçlanmaktadır?
-Öteden beri sıkça dile getirdiğimiz Devlet’te dinci kadrolaşmayı nasıl açılamak istersiniz?
Örnekleri çoğaltmak mümkündür…
Bu ve benzeri yüzlerce nedenlerle RTE’nin, ‘Ben değiştim’, ‘Laikliğin Teminatıyız’ ifadelerinin inandırıcılıktan uzak olduğunu altını çizerek söylüyoruz.
Eğer yanılıyorsak;
-Bu kadar kısa sürede, fikirlerinde, görüşlerinde ve düşüncelerinde böylesine değişiklik olabilen birisi, Atatürk gibi bir büyük önderin kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanlığı’nı nasıl yapabiliyor?
-Acaba, RTE, Laikliği Hikmetyar’ın dizinin dibinde mi öğrendi?
-RTE hangi Laikliğin Teminatı’ymış?
Bizim bilmediğimiz bir Laiklikse; ki öyle anlaşılıyor, açıklasın ki, hepimizin ufku biraz daha genişlesin…
SONUÇ OLARAK
Türban Dayatması’nın amacı, önce Laiklik İlkesi ve ardından da Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmaya yönelik gayretlerin ilk aşamasıdır. Bunların kafalarının arkasındaki düşünce budur. Bundan kuşkumuz yok!
Türban, Laikliğe karşı bir tehdittir.
Türban, aklın ve kadının esir edilmesidir.
RTE ve başında bulunduğu AKP ve Zihniyeti iktidarının dayatmacı zihniyeti, daha şimdiden üniversite öğretim üyelerini ikiye bölmüştür. Zaten amaçları da bu değil miydi? RTE, çok önceden, ‘Bizden olanlar ve Ötekiler’ dememiş miydi?

ULUS GAZETESİ'NDEN
CENGİZ ÖNAL 'TARAKÇIOĞLU'

8 Şubat 2008 Cuma

ULUS'TA GÜNDEM

Atatürk’ün en önemli emanetlerinden birisi olarak kabul gören Ulus Gazetesi, yaklaşık son 1,5 yıldır haftalık olarak yayın hayatını sürdürmektedir. Oldukça sınırlı bir kadro ile çıkardığımız Gazetemiz hakkında, zamanla okurlarımızdan, dostlarımızdan ve Ulus’a şöyle bir göz gezdirenlerden dişe dokunur olumlu/olumsuz eleştiriler almaktayız.
Genellikle, yıllardır mütareke basınını izlemenin verdiği alışkanlıkla yapılan eleştiriler bizi rahatsız etmediği gibi; aksine gücümüze güç katmakta, bizi daha da motive etmektedir. Anadolu’da bilinen tabiriyle, ‘Meyveli Ağaç Taşlanır’ gerçeğine olan inancımız itibariyle, gerek bugüne kadar olan, gerekse bundan sonra olabilecek ve hangi merciden gelirse gelsin, bütün eleştirilerin başımızın üzerinde yeri var. Hatta zamanla eleştirileri yayınladığımız bile olmaktadır…
* * *
Aslında bilinmesi ve kabul edilmesi gereken gerçek; Ulus Gazetesi, üstlendiği sorumluluğun gereği olarak, sürekli olarak gündemi izlemekte ve güncel konuları, okurlarına yorum yapılmış olarak, diğer bir ifadeyle de Haber-Kritik olarak sunmaktadır. Bugüne kadar olan yayınında başarıyla sürdürdüğü bu çalışma şekil ve anlayışını, bundan böyle de devam ettirme kararındadır. Bize ulaşan övgüler de bunu işaret etmektedir.
Gündem konusunda hiçbir sıkıntısı olmayan ve bunu okurlarına sunmada, yayın ilkelerinden asla ayrılmaksızın, objektif ölçülere azami hassasiyeti gösteren Ulus Gazetesi, zamanla, diğer bir çok günlük gazetelerin verdiği haberleri 10-15 gün öncesinden, yorum olarak verebilmektedir.
Bunu bir örnekle sabitlemek gerekirse;
21 Ocak 2008 tarihli Ulus Gazetesi’nin birinci sayfasında, ‘SIRADA KARA ÇARŞAF, PEÇE, CÜPPE VE SARIK VAR’ başlıklı bir yorum yayınlamıştık. Yorumun özü; RTE’nin İspanya’da yaptığı basın toplantısında söylediği ve oldukça ilgi çeken bir sözdü.
Neydi bu söz? RTE, türbanın serbest kalmasını savunurcasına;
‘Bir Siyasi Simge olarak taktığını düşünün. Bunu suç kabul edebilir misiniz? Siyasi Simgeler’e yasak getirebilir misiniz? Dünya’nın neresinde böyle bir uygulama var?’ diye söylemişti.
Konu hakkındaki görüşlerimizi kaleme alırken; RTE’nin bu çıkışının tarafgir bir tarzda yapıldığını, dolaysıyla da yanlışlığını vurgulamış, Türkiye’de konuya duyulan tepkilerin çığ gibi büyüdüğünü ifade etmiştik. Ayrıca, Anayasa Hukuku konusunda uzmanlaşmış bilim adamlarımızın söylemlerine yer vermiş ve RTE hükümetinin yaptığı uygulamaların Laik Cumhuriyet anlayışına ters düştüğünü açıklamıştık.
Yorumumuz bu tarz ifadelerimizle devam ediyor ve bireysel tepkilerin yetmediği, demokratik haklar çerçevesinde, birlik ve beraberliğin sağlanarak, yasal sınırların dışına taşmaksızın, kitlesel tepkiler verilmesi gerektiği şeklinde sona eriyordu.
Yayınımız üzerine de; oldukça çok eleştiriler almıştık…
* * *
Anılan tarihteki yayınımızın üzerinden 10 gün kadar bir süre geçtikten sonra; 31 Ocak 2008 tarihli günlük gazetelerden(*);
-Yeniçağ Gazetesi’nin 11. sayfasında ve sayfanın tam orta yerinde, bir eylemden resim verilerek, resmin üzerinde, ‘ÇARŞAF, ŞALVAR VE SARIK İSTEDİLER’ şeklindeki başlık dikkatimizi çekti. Haberin devamında, başlığın, bir derneğin genel başkanının açıklamalarına dayandığı anlaşılmaktadır.
-Sözcü Gazetesi’nin 1. sayfasının ortasındaki bir eylem resminin altında da, yine aynı derneğin ifadelerinden esinlenerek yazılmış, ‘ÇARŞAF, SARIK VE CÜPPE DE İSTERİZ’ başlığı görünüyordu…
Her iki haberde yer alan resimleri, sığdırma imkanı olmadığı için, maalesef buraya alamadık. Ama, kamuoyunun çoğunluğu, adı geçen gazetelerdeki haberleri görmüş ve okumuştur…
* * *
Ulus Gazetesi hakkında ileri/geri konuşmalar elbette ki olacaktır. Tabii ki eleştiriler kabulümüzdür. Bunlar karşısında diyecek hiçbir sözümüz yoktur. Olamaz da! Bütün söyleyeceklerimiz; yukarıda açıklamaya çalıştıklarımızdır…
Ancak, ‘Yiğidi Öldürmeli Ama Hakkını Da Vermeli!’ sözünün de boşa söylenmemiş olduğunu unutmamak gerekir diye düşünüyoruz.
Başkalarının sahip olduğu imkanların hiç birisine sahip değilken, kadromuzun da bir elin parmağı kadar olmadığı gerçeğinden hareketle, yayınını sürdürmeye çalıştığımız Ulus Gazetesi, bir kısım günlük gazetelerin, belirli olaydan elde ettikleri görüntülere koydukları başlığı, bu yayınlardan 10 gün kadar önce yazmış ve altına da iki sayfalık yorum çıkarabilmişse; yani bugünün Gündem’ini 10 gün öncesinden doğru bir tespitle belirlemiş ve yazmışsa; bunu saygıyla dile getirmekten başka çare olmadığını düşünmekteyiz.
En azından; bugüne değin Gazete olarak edindiğimiz ahlak, aile ve toplum terbiyesi, gördüklerimiz ve yaşadıklarımız böyle düşünmemizi salık veriyor…

(*):Bir yanlış anlamanın önüne geçmek için şunu, altını çizerek söylüyorum, ‘Aslında adı geçen Gazetelerle hiçbir sorunumuz olmadığı gibi, haberleri buraya sadece örnek olarak aldığımı özellikle belirtmek isterim…’.

TOPLUMSAL BARIŞI BOZUYORSUNUZ!

Türk Ulusu olarak bölgemizde, emperyalist güçler tarafından yaratılmış bir yığın soruna ilaveten; hayati önemi haiz iç sorunlarımızın acil çözüm beklediği günümüzde; AKP ve Zihniyeti iktidarının suni olarak gündeme oturttuğu türban karmaşası, toplumda bloklaşmaları başlatmak üzere…
Anayasa Hukuku konusunda tecrübe sahibi aydınlar başta olmak üzere, Üniversite Rektörleri, Barolar, Demokratik Kitle Örgütleri Temsilcileri ve daha bir çok demokratik kesimden gelen tepkilerin yanı sıra; İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mesut PARLAK olabildiğince sert bir açıklamada bulunarak; türban konusunun, toplumsal barışı tehdit altına aldığını ve Ülkemiz’in birlik ve bütünlüğünü tehdit eder hale geldiğini ifade etmiştir.
Türban’ın, bir din sorunu olmadığını, kendilerinin de başka bir dine mensup bulunmadıklarını ve türbanla ilgili kaygıların temelinde, ne dinsizlikle ilgili bir tercihin, ne başkasının haklarına karşı gelmenin, ne de eğitimin engellenmesi gibi bir düşüncenin bulunmadığını, tek kaygının, Ülkemiz’in, geleceğinin karartılmaması, sonu belirsiz maceralara sürüklenmemesi ve kapkara örtülerle örtülmemesi olarak anlatan Prof. Dr. PARLAK, türbanın arkasına sığınıp, eğitim özgürlüğü kisvesini de kullanarak Cumhuriyet İlkesi’nin ayaklar altına alınmaya çalışıldığını belirtmiştir.
Sözlerini; İstanbul Üniversite’sinin yandaşlığının açık ve net olduğunu, bu yandaşlığın da; Cumhuriyet’in kazanımları, Laik Demokratik Cumhuriyet, Atatürk İlkeleri, Demokratik Hukuk Devleti ve Ulusun bölünmez bütünlüğü olduğu şeklinde sürdüren PARLAK, ‘Bunlardan asla ödün vermedik! Asla da vermeyeceğiz! diye bitirdi.
Öte yandan; Üniversiteler Arası Kurul’un, 1 Şubat 2008 tarihinde yaptığı toplantı esnasında, Kurul adına bir açıklamada bulunan Başkan Prof. Dr. Mustafa AKAYDIN;
Türbanla ilgili Anayasa Değişikliği’nin, Üniversiteler’le sınırlı kalamayacağını ve kamuya yayılmasının kaçınılmaz olduğunu ve bununla da; Cumhuriyet’in Kazanımları’nın kaybedilecek olduğunu özetle vurguladığı konuşmasında, söz konusu değişikliklerin, aynı zamanda, Cumhuriyet’in Laiklik İlkesi’ni ortadan kaldırma çabalarını da artıracağını ifade etti.
Laiklik, Hukukun Üstünlüğü, Atatürk İlkeleri ve benzeri değerlere bağlı olduklarını her fırsatta ifade edenlerin, Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal kuruluşları olan Yüksek Mahkemeler’in bağlayıcı kararlarını ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ilgili kararlarını da dikkate almak zorunda olduğunu belirten Prof. Dr. AKAYDIN, bahis konusu değişikliklerin, Üniversitelerdeki her türlü eğitim, öğretim ve akademik çalışmaları da etkileyeceği inancını söyledikten sonra, böylelikle kaybedeceklerimizin bir kez daha yerine konamayacağının bilincinde olduklarını dile getirdi.
Bütün bu olup/bitenler karşısında;
RTE’nin, başında bulunduğu AKP ve Zihniyeti iktidarını da kullanarak, türban diye adlandırılan bir paçavrayı Türk Ulusu’na dayatmasını anlamakta zorlanmaktayız. Amacının; Atatürk İlke ve Devrimleri ile Cumhuriyet’in Temel Değerleri ve bugüne değin elde edilmiş Kazanımları’nın ayaklar altına alınmasını sağlamak olduğu gözlerden kaçmayan iktidarın, Atatürk Devrimleri’nden birisine, bu yöntemle bile olsa, karşı durmaya çalışmasının, açık ve seçik bir dille söylemek gerekirse; bir KARŞI DEVRİM gayreti olduğu kesindir.
Üniversiteler’in hemen tamamı ayağa kalkmış, hanım öğretim üyeleri, bu şartlar altında derslere giremeyeceklerini söyleyerek tepkilerini farklı bir ifadeyle göstermeye çalışmaktadır.
RTE’nin, önce inanç gereği olarak dayatmaya çalıştığı ancak yutturamadığı, sonra da; ‘Siyasi Simge olarak takarsa ne diyeceksiniz? Siyasi Simgeyi de yasaklayacak mısınız?’ diyerek türban paçavrasının, Zihniyetindeki asıl yüzünü nihayet ortaya çıkarmış olması, yaptıklarının, organize bir şekildeki KARŞI DEVRİM gayretlerinin bir yönü olduğundan başka bir anlamı olmadığını göstermektedir.
Tüm bunlara karşın, daha düne kadar, Millet’e verdikleri sözlerin üzerindeki örtü bile henüz kaldırılmamış iken; MHP’nin ve dolaysıyla Devlet Bahçeli’nin, AKP ve Zihniyeti gibi, Atatürkçü Düşünceye ve Laik Cumhuriyet’e karşı olduğunu her fırsatta söylemeye çalışan bir siyasi oluşuma, türban gibi bir saçmalık, hatta paçavra yüzünden destek veriyor olmasını, payanda olmaya çalışmasını tanımlamanın zorlukları malum . Bu konuda MHP ve Devlet Bahçeli ve şürekasıne neler söyleneceğini okurlarımızın takdirlerine sunuyoruz.
Toplumun hassas dengeleriyle oynamanın ve ‘Bir yanda yıllardır zulme uğradıklarına inandırılmış bir grup, diğer tarafta da kaygılar ve tereddütler içinde kalacak mutsuz bir grup’ olacak şekilde Türk Ulusu’nu bölmeye çalışma gayretlerinin, dün olmadığı gibi, bugün de Karanlık Zihniyetler’e ve belirli güç odaklarından beslendikleri alenen bilinen Kesim’e hiçbir yararı olmayacaktır.
Siyasi hırslar uğruna ve bu konudaki rant anlayışı için Atatürk Türkiyesi’ni siyasal Ilımlı İslam’a doğru sürükleme çabalarının, Toplumsal Barışı Bozmak üzere olduğunu görmüyor musunuz?
Türk Ulusu’nun dolaysıyla art niyetlilerin dahi, bugünkü özgürlük ortamını yaşıyor olmalarının yegane temel dayanağı ve esası olan Atatürkçü Düşünce’nin ve O’nun İlke ve Devrimleri’nin yok edilmek istenmesinin hiç bir yararı yoktur.
Olamaz da!
ULUS GAZETESİ’NDEN
‘CENGİZ ÖNAL TARAKÇIOĞLU’

4 Şubat 2008 Pazartesi

TÜRK TELEKOM’DAN BİR KAZIK DAHA!

AKP ve Zihniyeti iktidarı tarafından özelleştirilip, %55’inin OGER Telekom adlı, Lübnan’da yerleşik ve Arap sermayesince oluşturulan kuruluşa peşkeş çekilmesinden sonra, Türk Telekom neredeyse zıvanadan çıktı deseler yeridir. Her ne kadar halen %45’i kamunun elinde görünüyor olsa bile, devletin üzerine gitmiyor olmasından olacak ki; yabancıların eline geçmesinin ardından keyfi uygulamalara başlayan bu kuruluş, önce tarifesinde oynayarak abonelerinin cebine, haksız yere, elini attı.
Olay mahkemeye intikal etti. Yargı, abonelerin haklarını teslim etme kararı aldı. Ancak, bugüne değin Türk Telekom yetkililerinden kamuoyuna tatmin edici ve yeterince ayrıntılı bir açıklama gelmediğinden; tarife hakkında mahkeme kararının uygulanıp / uygulanamadığı da maalesef öğrenilemedi. Eğer uygulanmışsa bile; bunun abonelere nasıl yansıdığı ve mahkeme kararına kadar uygulanan tarife için ise; abonelerin ödediği paraların kendilerine nasıl iade edildiği ve/veya edileceği konusunda herhangi bir açıklama da duyulmadı.
Bu tezgahın üzerinden fazla bir zaman geçmemişti ki; bu sefer de ortaya başka bir gariplik çıktı. Ne zamandır uygulanıyormuş da; tesadüfen bir işçi vatandaşımızın uyanık davranması sonucu fark ettiğimiz bir başka kazığın daha varlığını öğrenmiş olduk.
Nedir bu yeni kazık?
Edindiğimiz bilgileri okurlarımıza da aktaralım:
Türk Telekom, 19 milyon sabit hat abonesinden, her ay düzenli olarak, adını koymadığı bir hizmet karşılığı olarak ve dolaysıyla da haksız yere Sabit Ücret adı altında, yaklaşık 15.-YTL civarında bir para alıyor. Son gelen faturalarımızı tetkik ettiğimizde; gerçekten de gördük ki; faturada bu miktar civarında bir Ücret yer almaktadır.
Konunun biraz daha ayrıntısına girilip, Türk Telekom ilgilileriyle temas sağlanmaya çalışılmış, ancak maalesef başarılı olunamamıştır.
Sonunda; Tüketici Derneği Ankara Şubesi’yle yapılan görüşülmüş ve iddianın doğru olduğu, İstanbul’daki bir vatandaşımızın, söz konusu miktara itirazı neticesinde, Türk Telekom’dan alacaklı olduğu parayı, faizler ve mahkeme masrafları dahil, İcra yoluyla tahsil ettiğini öğrendik.
Okurlarımızı bilgilendirmek adına:
Türk Telekom’un sabit abonesi olan okurlarımız, son telefon faturalarını tetkik ederek, faturanın tanzim tarihinden itibaren 30 günlük süre içinde, Türk Telekom’a başvurarak, haksız yere kesilen Sabit Ücretin iadesini isteyebilirler.
Eğer arzu edilirse; Tüketici Koruma Derneği(TÜKODER) Ankara Şubesi(Atatürk Bulvarı NO: 103 / 4 Kat: 7 Kızılay-ANKARA, Telf : 0 312 417 25 24 – 425 73 77,
www.tudef.org.tr) ile temas da kurabilirler. Doldurulacak form ve başvurma yöntemlerine ilişkin ayrıntılar, TÜKODER’in Web Sitesi’nde yer almaktadır.
Yapılan hesaplamalara göre; her aboneden alınan aylık Sabit Ücret kazığının, 19 milyon sabit telefon abonesi göz önünde bulundurulduğunda; yıllık ulaştığı toplam rakamın 4-5 milyon dolarlara çıktığı görülmektedir.
AKP ve Zihniyeti iktidarınca, Cumhuriyet döneminin en önemli kurumlarının başta Araplar olmak üzere emperyalist sermayeye peşkeş çekilmesinin yetmediği bir yana; bu kurumlar üzerine fazla gidilmesin anlayışıyla, bir de Türk Ulusu’nu bu şekilde soymalarına göz yumulduğu gibi bir durum ortaya çıkmaktadır ki; işin maalesef acı yanı da budur…
Milletimiz’in kendi seçip, Atatürk Türkiyesi’nin yönetimini teslim ettikleri Türkiye Cumhuriyeti bugünkü hükümetinin içler acısı uygulamaları maalesef ortada.
Bu kuruluşlar denetlenmiyor mu?
Denetleniyorsa; bu aksaklıklar görülmüyor mu?
Görülüyorsa; niçin üzerine gidilip de Milletin parasının haksız yere ceplerinden alınmasına göz yumuluyor?
Konu hakkındaki soruların veya bundan böyle sorulacak olanların, elbet birileri cevabını verecektir.
Eğer bunlar vermezlerse; bu hesabın tamamını, bir gün, mutlaka Türk Ulusu soracaktır.
ULUS GAZETESİ’NDEN
CENGİZ ÖNAL ‘TARAKÇIOĞLU’

ULUS – ATATÜRKÇÜ GÜÇLER ELELE

ADD KADIKÖY ŞUBESİ’NDEN

Atatürkçü Düşünce Derneği Kadıköy Şubesi, HUKUK VE SİYASET OKULU konulu yeni bir etkinliğe daha imza atmaktadır.
Etkinlik programı içinde, 11 Şubat 2008 Pazartesi günü 13.30 – 15.30 saatleri arasında gerçekleştirilecek olan ‘Gazeteci Gözüyle Siyasal Gelişmeler’ konulu panele, Gazetemiz Yazı İşleri Müdürü ve aynı zamanda köşe yazarlarından birisi olan CENGİZ ÖNAL TARAKÇIOĞLU da konuşmacı olarak katılacaktır.
Söz konusu etkinliğe ilişkin ADD Kadıköy Şubesi’nin duyurusu aşağıda sunulmaktadır. Bütün okurlarımız, anılan etkinliğe davetlidir.

HUKUK VE SİYASET OKULU
04 – 13 Şubat 2008
Marmara Üniversitesi
Haydarpaşa Yerleşkesi R Salonu
Atatürkçü Düşünce Derneği Kadıköy Şubesi 04 – 13 Şubat 2008 tarihleri arasında sekiz gün süreyle Marmara Üniversitesi Haydarpaşa Yerleşkesi’nde “Hukuk ve Siyaset Okulu” adıyla bir çalışma yapacaktır.
Kendi alanında uzman akademisyen, gazeteci, siyasetçi, hukukçu ve sanatçıların katılacağı çalışmamızda güncel siyaset ekseninde hukuksal gelişmelerden, Türkiye’de sanat ve sanatçı olgusuna, Türkiye’nin yakın tarihinden, Jeopolitiğe kadar birçok konu tartışılacak ve yeni açılımlar getirilecektir.
“Siyaset” kavramı üzerine edinilen olumsuz bir takım yargıların hüküm sürdüğü ve bu kavramın siyasi cinayetler, üniversite kavgaları ve meclis tartışmaları ile anılır olduğu günümüzde, bu kavram üzerine yeni açılımlar yapmak ve teori ile Türkiye pratiğini tartışmak bir ihtiyaç haline gelmiştir.
İnsanoğlunun ilk dönemlerinden itibaren farklı adlarla da olsa sürekli var olan “Hukuk” kavramı ise hiçbir zaman güncelliğini yitirmeyecek olan bir tartışma konusu olarak varlığını sürdürmektedir. Türkiye pratiğinde 301.Md ve Anayasa tartışmaları ekseninde yoğun olarak gündemimizi meşgul eden bu kavram, çalışmamızda yargı temsilcileri, akademisyen, meslek örgütü ve sivil toplum kuruluşları temsilcileri aracılığıyla tartışılacaktır.
Sanatın kim ve ne için yapıldığı sorusu eski çağlardan beri tartışılan bir konudur. İçinde sanatçıların bulunmadığı bir çalışma ise kanımızca eksik kalacak bir çalışma olacaktır. Sanatçıların verecekleri mesaj çoğu zaman bir siyasetçinin veya bir akademisyenin düşüncelerini açıklamasından daha fazla ses getirmekte ve toplumu etkilemektedir. Çalışmamıza program içeriğiyle pekte bağdaşmadığı düşünülebilecek bu konuyu dâhil etmemizin sebebi ise “Sanatın Toplum İçin Yapıldığı” düşüncesinden hareket etmemizden kaynaklanmaktadır.
Üniversite gençleri ile toplumda kanaat önderi konumundaki kişileri bir araya getirmek amacını taşıyan “Hukuk ve Siyaset Okulu” çalışmasına konuşmacı olarak katılacak isimler ve konular aşağıda belirtilmiştir.
TC Kadıköy Belediyesi’nin de katkı sunduğu çalışmamız sonunda, sekiz dersten yedisine iştirak edenlere “Katılım Belgesi” verilecektir.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.
NOT: Katılım koşullarıyla ilgili olarak www.addkadikoy.org veya www.add.org.tr
adreslerinden bilgi alınabilir.


TARİH – SAAT
KONU,
KONUŞMACI
04.02.2008,Pazartesi
13.30 – 15.30
Türkiye’nin Jeopolitiği
Prof. Dr. Yaşar HACISALİHOĞLU
İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi
05.02.2008,Salı
13.30 – 15.30
AB: Gelecek mi? Hayal mi?
Prof. Dr. Erol MANİSALI
İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi

06.02.2008,Çarşamba
13.30 – 15.30

Türkiye’nin Yakın Tarihi
1. Prof. Dr. Özer OZANKAYA
Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi
2. Doç. Dr. Mahmut Deniz TANSİ
Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi
3. Doç. Dr. Barış DOSTER
Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi

07.02.2008,Perşembe
13.30 – 15.30

Demokrasi Anlayışımız
ve
Siyasi Partiler
1. Av. Saliha KARAKUZULU (Oturum Başkanı)
ADD Kadıköy Şubesi Başkan Yardımcısı
2. Siyasi Parti Temsilcileri
(CHP, DSP, MHP)

08.02.2008,Cuma
13.30 – 15.30

Demokratik Yaşam
ve
Sivil Toplum Kuruluşlarının Rolü
1. Şener ERUYGUR
ADD Genel Başkanı
2. Birol BAŞARAN
USİAD Genel Sekreteri
3. Gülseven YAŞER
Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanı


11.02.2008,Pazartesi
13.30 – 15.30

Gazeteci Gözüyle
Siyasal Gelişmeler
1. Şükran SONER
Cumhuriyet Gazetesi Yazarı
2. Arslan BULUT
Yeniçağ Gazetesi Yazarı
3. Cengiz Önal TARAKÇIOĞLU
Ulus Gazetesi Yazarı

12.02.2008,Salı
13.30 – 15.30

Güncel Siyaset Ekseninde
Hukusal Gelişmeler
1. Prof. Dr. Mümtaz SOYSAL
BCP Genel Başkanı, E.Öğretim Üyesi
2. Sabih KANADOĞLU
Yargıtay Onursal Başsavcısı
3. Av. Kazım KOLCUOĞLU
İstanbul Barosu Başkanı
4. Av. Hüseyin ERSÖZ
ADD Kadıköy Şubesi YK Üyesi

13.02.2008,Çarşamba
13.30 – 15.30

Türkiye’de Sanat ve Sanatçı
1.Ataol BEHRAMOĞLU(Oturum Başkanı)
Şair – Yazar
2. Bedri BAYKAM
Ressam – Yazar
3. Ahu TÜRKPENÇE
Tiyatro ve Sinema Sanatçısı
4. Vedat SAKMAN
Müzisyen - Yazar
Açılış Konuşmacıları:1. Av. Selami ÖZTÜRK (TC Kadıköy Belediye Başkanı)
2. Sinem YALÇIN (ADD Kadıköy Şubesi Gençlik Kolu Başkanı)
ULUS GAZETESİ, Türkiye Cumhuriyeti’nin, Ortaçağ Karanlığı’na sürüklenmeye çalışıldığı açıkça görülen bugünlerden tez zamanda kurtulmak uğruna, Atatürk Aydınlanması’nın Türk Ulusu’na yeterince anlatılabilmesi için ‘Atatürkçü Güçlerle Elele’ adıyla başlattığı kampanyayı kararlılıkla sürdürme azmindedir.
Bu çerçevede üzerimize düşeni eksiksiz yapacağımızdan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.
Atatürk İlke ve Devrimleri’ne inanmış ve Cumhuriyet’in Temel Değerleri’ne özde bağlı bütün Kurum, Kuruluş, Demokratik Kitle Örgütleri ve Vatandaşlarımız’ı, bu anlayış çerçevesinde, yasal yolların dışına çıkmaksızın, demokratik haklarını korumak üzere birleşmeye ve işbirliğine davet ediyoruz.
ULUS GAZETESİ’NDEN
CENGİZ ÖNAL ‘TARAKÇIOĞLU’

YETER ARTIK! BAŞKA İŞİNİZ YOK MU?

Uzun sayılabilecek bir zamandan beri toplumu türbana kilitlediler adeta. Bilinçli ve kasıtlı yaratıldığını düşündüğüm türban konusu gündemin başına oturtuldu. Neredeyse 20 günden buyana türbanla yatıp, türbanla kalkar olduk. Televizyon kanallarında türban konuşuluyor. Gazetelere baktığınızda türban yazılmış. İnternet’e girdiğinizde türban konusundaki yorumlar çıkıyor karşınıza… Sanki, ‘Her şeyimiz tam ve yerli yerinde de; fıstık yeşilimiz eksikti…’.
AKP ve ZİHNİYETİ’NİN KEYFİ YERİNDE
İçinde bulunduğumuz günlerde yığınla sorunumuz çözüm beklerken; türbanın, uzun sayılabilecek bir süre için gündemde tutulmasının yarattığı kaos ortamında hükümet çalışmalarını, kendi planladığı tarzda sürdürüyor. Buna en belirgin örnek olarak Vakıflar Yasası çalışmasını gösterebiliriz.
Dışarıya sızan haberlere göre, Türkiye’deki azınlıklara ilişkin mal varlıkları, Lozan Anlaşması’nın malum ve belirgin kararlarına karşın, AKP ve Zihniyeti kurmaylarınca, Vakıflar Yasası’yla koruma altına alınmaya çalışılıyor.
Nasıl alınmasın ki? AB dayattıkça dayatıyor. Başka şansları kaldı mı ki?
Tam da bu esnada gündem meşgul edilmeli, Millet’e ‘Cambaz’a Bak’ oyunu oynatılmalıydı. Doğrusunu isterseniz başarıldı da! Ortaya bir eski post atıldı, biri bu yana çekiyor, öbürü de öteki yana. Sonuçta henüz kazanılmış bir husus yok. Yaklaşık 20 gündür bir arpa boyu kadar mesafe dahi alınmadı.
RTE ve başında bulunduğu AKP ve Zihniyeti’nin istediği de bu değil miydi?
MHP NE YAPTIĞINI BİLMİYOR DURUMUNA DÜŞTÜ
Devlet Bahçeli’nin, AKP ve Zihniyeti’nin türban konusuyla ilgili yaklaşımını, işin aslını araştırmadan balıklama atlayarak destekleyen bir tavrı ortaya koyması, MHP hakkında, ‘Rüzgar’a Göre Yelken Açıyor’ yorumlarının yapılmasına yol açtı.
Halbuki, seçimlerdeki açıklamalarıyla seçmenlerine büyük oranda güven vermiş olan MHP ve Genel Başkan Bahçeli’nin, Meclis’e girilmesinin hemen ardından çark ediyor görüntüsü vermesi, herkeslerle birlikte kendisine oy verenleri de çok şaşırttı. Önce DTP’lilere büyük saygı gösterisinde bulunan Bahçeli ve kurmayları, toplumdan sert tepkiler gelince bir müddet durgunlaştılar. Bu meyanda muhalefet falan ettikleri herhangi bir husus da yoktu.
Durgunluk sürerken 367 konusunda AKP ve Zihniyeti’ne ilk desteği verdiler ve toplumun büyük gerilim yaşamasına yol açıp, Mustafa kemal Atatürk’ün en son mekanı olarak kabul gören Çankaya’ya, AKP ve Zihniyeti’nin seçtiği ve özellikle de arzu ettiği bir ismin çıkmasına payanda oldular.
Türban konusundaki destekleri de; AKP ve Zihniyeti’ne, bu kısa sürede yaptıkları ikinci kıyaktır… Bunları yaparken; Laik Cumhuriyet’e karşı olduklarını her fırsatta ortaya koymaktan çekinmeyen bir Zihniyet’e destek veriyor olduklarının hesabını da yapamadılar…
Öte yandan, gerilim yaratıcı açıklamalarıyla da toplumdaki tansiyonun yükselmelerine neden oldukları iddialarına ilaveten, bir de; TÜSİAD’ın türban konusundaki sözleri için, ‘İstanbul Sermayesi’nin siyasi konulardaki fetva makamı buyurmuş’ şeklinde sözler sarf ettiği ortaya çıkmış ve TÜSİAD adına yapılan açıklamada da; ‘Demokrasi Sicili belli olanlar, kimseye demokrasi ve samimiyet dersi veremezler…’ dendiği basında genişçe yer bulmuştur.
TSK DA OLAYA ÇEKİLMEK İSTENDİ
Türban’ın, gündemin tepesine yerleşmesinden sonra konuya ortak bulma çabaları çabuk sonuç verdi. Yukarıda da değindiğim gibi MHP ilk balıklama atlayanlardandı. AKP ve Zihniyeti’nin bir kısım milletvekillerinin, muhtelif ortamlarda ileri/geri konuşmalar yaptıkları basına yansıdı.
Genelkurmay Başkanı’nın Makedonya Savunma Bakanı’nı kabulü esnasında, bir kısım basın mensupları, türban konusundaki son gelişmeleri hatırlatıp, görüşlerini sorduklarında;
‘Türk Toplumu’nun bütün katmanlarında, bu konuda Asker’in düşüncesini bilmeyen yok. Bir şey söylememiz malumu ilandan ileri gitmez. Onun için bu konuda herhangi bir şey söylemek istemiyorum’ şeklinde cevap verdi.
Kimileri bu cevap için; ‘Okşadı’ dedi. Kimileri ise; ‘Dövdü’ diye söyledi.
Ama, Biz, Genelkurmay’ın, türban konusunda geçmişte söylediklerini yakinen biliyor ve işin doğrusunun, Asker tarafından çok önceden söylendiğinin altını çiziyoruz. Org. BÜYÜKANIT, 27 Nisan tarihindeki açıklamada; ‘Türk Silahlı Kuvvetleri Laiklik konusunda taraftır ve Laikliğin kesin savunucusudur’ diye söylemişti…
Böylelikle, bir kısım odaklarca türban kısır döngüsünün içine çekilmek istenen TSK adına Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar BÜYÜKANIT, ilgililere gereken cevabı vermiş oldu.
SORUNLAR ÇIĞ GİBİ BÜYÜDÜ
Hükümet acil çözüm bekleyen hayati konuları ele almayıp, türban konusunu kısır bir döngü haline getirmekle; bir anlamda görevini yapmaktan vazgeçmiş görünmektedir.
Acımasız geçen kış şartlarında İran tarafından özellikle yaratılan Doğalgaz sıkıntısıyla karşı karşıya kalındı.
Sağlıktaki sıkıntılar çözülebilmiş değil. Yatan hastaların ilaçları, bir noktaya kadar, hastanın yatmakta olduğu hastane tarafından karşılanırken; tıbbi malzeme temini konusunda büyük problemlerin yaşandığı kamuoyunu olabildiğince rahatsız etmektedir.
Eğitim’deki sorunlar askıda bekliyor. Binlerce branş öğretmeni atama beklerken; Milli Eğitim Bakanlığı Sözleşmeli Öğretmen çalıştırma uygulamasını başlattı.
İş adamları ve Sanayicilerimiz ekonomik gidişteki anlaşılmazlığın sıkıntılarını artırdığını ve bunun bedelinin ağır ödenebileceğini dile getiriyor.
Çalışanlar tedirgin, emekli, dul ve yetim maaşlarıyla geçinen oldukça kalabalık bir nüfus, geçim şartlarının ağırlığı altında eziliyor.
Güvenlik meselelerinin üstesinden henüz tam anlamıyla gelinebilmiş değil. Ülkenin dört bir yanında çeşitli eylemlerin olması, kundaklamalar, patlayan bombalar, hırsızlık, kap-kaç vb olaylar halkımızı canından bezdirir noktaya getirdi.
Sorunların tamamını yazmaya kalksak; birkaç sayfamızı sadece konu başlıklarına ayırmamız gerekecek…
SAĞDUYULU OLMA ZAMANI
Hükümetin yaptıkları ve yapmaya çalıştıkları öteden beri belli. Muhalefetin yaptığı ise bir-kaç sözden ileri geçmiyor. Artık bunları tartışmanın anlamı yok.
Bu durumda, birlik ve beraberlik içinde olup, Atatürk İlke ve Devrimleri’ne karşı olan anlayışın daha fazla palazlanmasının behemahal önüne geçilmelidir.
AKP ve Zihniyeti’nin çoğunlukla sinsice yaptığının Atatürk ve O’na ait değerlerin yok edilmesinden başka hiçbir şey olmadığı kesindir. Her daim şeriat sisteminin alt yapı hazırlıklarında oldukları gözüküyor.
Böylesi bir Zihniyet’in karşısında, özellikle yaratılan gereksiz ve suni gündeme takılıp kalmanın anlamı yok.
Aklın yolu birdir!
İçimden; Efendiler! Yeter Artık! Siz neler yapıyorsunuz! Sizin başka işleriniz yok mu? Demek dahi geçmiyor. Bu konu o denli basitleşmiştir…
Birilerinin, üç-beş oy alabilme uğruna feda ettikleri şimdilik küçük hususlar olarak görülebilir. Ama dikkat edilirse; elden çıkarılmaya çalışılan Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bunun için de toplumun kafası, çeşitli düzen ve tezgahlarla karıştırılıp, Türk Ulusu’na Cambaz Seyrettirilirken; öte yandan sinsi planlar yürütülmektedir.
Buraya kadar! Bundan böyle; Kamusal Alanda serbest bırakılmasının yasalarla engellendiği aşikar olan ve adına türban denilen bez parçasını daha fazla ağzımıza sakız etmek istemiyoruz. Bunca sorunlarımız çözüm beklerken; böylesi bir konuya ayıracak fazla zamanımız yok.
Türbanın arkasına gizlenip de toplumu gerilime sürükleyip, oluşturulan kaos içinde Atatürkçü Düşünce’yi beyinlerden yok etmek isteyen Zihniyet’e asla müsaade edilmeyecektir.
Atatürk Emaneti’ne sahip olup, onu ilelebet korumanın tek yöntemi Birlik ve Beraberlik içinde demokratik mücadeleyi sürdürmektir…
ULUS GAZETESİ’NDEN
CENGİZ ÖNAL ‘TARAKÇIOĞLU’