16 Eylül 2008 Salı

GÜNDEM KARMAŞASI
-2-
CUMHURBAŞKANI’NIN ERİVAN ZİYARETİ

Dünya Kupası Grup Eleme maçları münasebetiyle, Ulusal Futbol Takımımız da, grubunda bulunan ülkelerle maçlarını oynamaya başladı. Bu ülkelerden birisi de Ermenistan.
Ermenistan’ı her ne kadar resmen tanımıyor olsak bile; Uluslararası Futbol Federasyonu, eşleşmeyi kura ile yapmış ve ortaya bu sonuç çıkmıştır.
Bunlara bir diyeceğim yok. Çünkü konumuz dışı hususlar…
İşin başka ve oldukça önemli bir cephesi daha var…
Cumhurbaşkanı’nın, Ulusal Futbol Takımı’nın yapacağı maçı bahane ederek, Erivan’a resmi ziyarette bulunması…
Çoğunluğumuzun yakından bildiği ve izlediği gibi, Ermenistan, Türkiye üzerindeki düşmanca tavır ve davranışlarından vazgeçmemektedir. Doğu’daki, Ağrı Dağı’na kadar uzanan önemli bir toprak parçamızın kendi toprakları olduğu saçmalığını bütün dünyaya yaydılar. Hatta, bunda bir kısım tarih bilgisinden yoksun kitleleri inandırmada başarılı da oldular.
1915 yılındaki zorunlu tehcir olayını, o dönemdeki ordunun tek taraflı olarak gerçekleştirdiği Ermeni Mezalimi olarak anlattılar. Hatta, bir çok ülke parlamentosundan bu yönde kararlar dahi çıkmasına neden oldular.
En büyük desteği Fransa başta olmak üzere bazı AB üyesi ülkelerin önemli bir kısmından ve her ne kadar açık olarak beyan edilmese de, ABD yönetiminden görüyorlar… Bu ülkelerin bir çok kentlerinde, Sözde Ermeni Soykırımı anısına dikilmiş anıtlar, heykeller bulunmaktadır…
Yazılabilecek çok hususlar var… Ancak biz asıl konumuza dönelim:
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, bütün bu gerçeklere karşın, Ulusal Futbol Takımımızın maçını bahane ederek, Erivan’a, kısa süreli de olsa, resmi bir ziyarette bulunması, Atatürk Türkiye’sinin 11. Cumhurbaşkanı’nın yakışık almayan bir hareketi olarak nitelendiriyorum.
Eleştirilerin dozunu azaltmaya yönelik bir girişim olarak, ziyaretin adının Resmi Ziyaret değil de şu veya bu konulmuş olması pek önemli değildir. Kim ne derse desin; bu, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın bal gibi bir Resmi Ziyareti’dir.
Ziyaret, belki bazı ülke ve yöneticilerini memnun etmiş olabilir. Ama yıllardır, Ermenistan’ın tezgahlayıp da üzerimizde oynamaya çalıştıkları çirkin oyunlar ortada dururken; Cumhurbaşkanı’nın malum ziyaretinin, toplumun önemli bir kesimini üzdüğü de bir gerçektir.
Hatırlamaya çalışalım lütfen:
Ermeniler ve de dolaysıyla Ermenistan haklarını savunduğu iddiasında olan ASALA terör örgütünce; geçmişteki Ankara Esenboğa ve Paris Orly Havaalanlarındaki katliamlar ile yine o dönemlerdeki diplomatlarımıza yapılan saldırılar ne çabuk unutuldu?
Özellikle de 1915 zorunlu tehciri ve de tehcire sebep olaylar olarak yorumlanan ve kabul gören tehcir öncesi olaylar esnasında, çocuklara, kadınlara ve yaşlılara uygulananlar, toplu mezar olayları ve o yıllarda Rus Askerleri’yle birlikte Ordumuza haince saldırılarda bulunmalar, tarih sayfalarından ve dolaysıyla hafızalardan kolay silinebilecek olaylar değildir…
Cumhurbaşkanı’nın bunları bilmiyor olması düşünülemez bile.
Türk Ulusu’nun bu ziyaretten hiçbir beklentisi yoktur, olmamıştır da! Ermenistan’ın da bize verebileceği hiçbir şey yoktur.
O halde; Cumhurbaşkanı, Erivan ziyaretini yapmaya neden ihtiyaç duymuştur? Böyle davranmakla; Türk Ulusu’nun onuru zedelenmiş ve başta Ermenistan olmak üzere; Türkiye Cumhuriyeti’ni önce bölüp, parçalamak ve sonra da yok etmek için ellerinden gelen her yöntemi deneyen emperyalizm maşalarının ve işbirlikçi hainlerin elleri güçlendirilmiş olmuyor mu?
Türkiye Cumhuriyeti’nin bir çok sorunları olabilir. Ama, Devlet Politikası, özellikle de dış politika, mutlaka ciddi bir eksen üzerinde yürütülmelidir ki; bunun esasları Mustafa Kemal Atatürk tarafından belirlenmiştir. Cumhuriyet tarihimizde, bununla ilgili yığınla örnek vardır. İstenildiğinde yararlanılabilir…

* * *

DENİZ FENERİ DAVASI

Bu, asrın yolsuzluk ve dolandırıcılık olayıdır. Alman ilgili makamları böyle nitelendiriyor.
Geçmişte, yine faaliyet alanı olarak yurt dışını seçen ve vatandaşlarımızın çoğunlukta bulunduğu Almanya’da ağırlıklı olarak kendini gösteren, ancak Avrupa’nın diğer ülkelerine de sıçrayan bir kısım Dinci Holdinglerin yaptıkları gibi; bugünlerde Frankfurt’ta davası görülmekte olan Almanya’daki Deniz Feneri isimli kuruluş, yeniden vatandaşlarımızın dini duygularını sömürerek, büyük paralar toplamıştır. İddianın sahibi, soruşturmayı yürüten polis müdürü Alexander Böhm’dür.
Adı geçen polis müdürü; meslek yaşamında böyle bir skandal görmediğini ifade ediyor. Mahkemeye verdiği ifadesinde; RTÜK Başkanı Zahid Akman’ı kuryelikle suçluyor. Ayrıca, RTE ile halen Alman mahkemesinde yargılanmakta olan ve Türkiye’deki Kanal-7 isimli televizyon kanalının, Almanya’daki uzantısı konumundaki Euro-7’nin Genel Müdürü Mehmet Gürhan ve de Zahid Akman arasında kuvvetli bir para ilişkisi olduğundan söz ediyor.
Konu para olduğunda ve kişisel-siyasal rant hırsı da ağır bastığında ilişkilerin nasıl da karmaşıklaştığını ve nerelere uzandığını görüyor musunuz?
Böylesi dinci kuruluşların, yurt dışını mekan seçmeleri, ilk etapta Türk Adli Sistemi’nden kurtulmak olarak yorumlanabilir. Ancak, asıl mesele, Türk Adaleti’nin pençesinden kurtulmaktan ziyade; ülkesinden ayrı ve uzakta yaşayan vatandaşlarımızın hassas duygularını, yani dini inançlarını sömürmenin daha kolay olduğuna inanmalarıdır.
Adli konu da önemli olmakla beraber; işin altında yatan ve sürekli olarak gizlenmeye, örtbas edilmeye çalışılan husus; inançlı temiz duygularla ibadetini yapmak isteyen vatandaşlarımızın sömürülmesidir.
Uzun zamandır Avrupa Adaleti bunlara dokunmamıştır. Çünkü, Türkiye’nin aleyhine olan her husus; Avrupa’nın işine gelmekteydi… Nihayet Alman Adli Makamları daha fazla sessiz kalamadı, uyandı ve olayın üzerine gitmeye başladı…Yoksullara yardımı amaçlayan Deniz Feneri adlı derneğin faaliyetlerini mercek altına aldı. Soruşturma ve incelemenin neticesinde de; yapılan işlemlerin yasalara aykırı olduğunu tespit ettiler. Açılan davaya halen devam ediliyor.
Olay çok büyük planlanmış. Yardım adı altında toplanan yüklü miktarda paraların, dünyanın çeşitli ülkelerindeki Müslüman insanlara dağıtıldığı söyleniyor. Henüz bu konu kesinlik kazanmamış olmakla beraber iddianamede böyle yer alıyor.
Savcının iddialarında olayın ucunun Türkiye’ye kadar uzandığı belirtiliyor. Malum derneğin, doğrudan veya dolaylı yollardan, bugün ikinci kez iktidarı ele geçirmiş bulunan AKP ve Zihniyeti’yle de çarpık ilişkiler içinde bulunulduğu iddiada yer alıyor. Gazeteler bu haberlerle dolu…
Böylesi büyük bir vurgun haber yapılmaz da ne yapılır?
Gazetecilerin böyle olayları haber yapmaları, hatta ciddi boyutta araştırıp, konuyu kitaplaştırmaları çok olağan olaylardır…
İşte kıyamet de bu noktada kopuyor!
Aydın Doğan’ın başında bulunduğu Doğan Grubu Medyası’nın, söz konusu yolsuzluk ve dolandırıcılığı haber yaptı. Hepimiz izledik ve de okuduk…
Alman Savcının iddiasına dayanılarak, AKP ve Zihniyeti’ne büyük para desteğinin verildiği, hatta bir miktar paranın da bizzat RTE’ye teslim edildiği iddiaları gündeme taşındı. İşte, ne olduysa bu noktada oldu…
RTE, İstanbul’daki İlçe toplantılarını seçim mitinglerine çevirdi. Nasıl bağırıp-çağırıyor…? Bütün celallenmesi Aydın Doğan isimli medya patronuna… Gerekçesi de; bu haberleri gündeme taşıması…Ama, konunun aslı merak edilip de birazcık irdelendiğinde; örtbas edilmek istenen gerçeklerin, Anadolu’da söylendiği tabirle, ‘Kuyruk Acısı’ndan kaynaklandığı ortaya çıktı.
RTE, kendi ifadesiyle, partisine yapılan bu saldırının, Aydın Doğan’ın rant beklentilerine olumlu cevap vermedikleri için kurgulandığını söylüyor. Olayın tamamen Doğan Grubu’nu kollamaya yönelik olduğu iddiasında bulunuyor. Açık söylemek gerekirse, çoğunlukla AKP ve Zihniyeti iktidarının güdümünde olduğu açıkça görülen Dinci Medya da; RTE’nin söylem ve iddialarını destekler mahiyette yazılar döktürüp, duruyor. Malum Zihniyet’in televizyon kanallarının yayını da bu doğrultuda yapılıyor…
Ağırlıklı olarak başta CHP olmak üzere MHP ve DSP gibi muhalefet partileri de; RTE’nin açıklamalarını yeterli ve inandırıcı bulmadıkları doğrultusunda açıklamalar yaptılar. Açıklamalar halen sürüyor. Özetle söylenen; ‘AKP ve Zihniyeti iktidarının olayın yanlış olduğunu söyleyip, örtbas etmeye çalışacakları yerde, daha da üzerine gidip, gerçeklerin olanca çıplaklığıyla, bir an evvel ortaya çıkmasının sağlanmasıdır…’ şeklinde kısaca sıralanıyor.
Özellikle; CHP Grup Başkan Vekili Kemal Kılıçdaroğlu, yaptığı açıklamalarla; olayın aslında Deniz Feneri Davası olmaktan ziyade, Türkiye’nin yargılanması olduğunu ısrarla söylüyor. Bu noktada da; RTE ve başında bulunduğu AKP ve Zihniyeti’nin, suçluluk psikolojisiyle savunma yapıyor görünümünden vazgeçip, Almanya’daki davaya, Türkiye adına müdahil olması gerektiğini belirtiyor…
Ancak, altını çizerek söylemek istediğim önemli bir husus var:
Atatürk Devrimleri ile Laik Cumhuriyet’in Temel Değerleri’ne karşı olan ve eline geçirdiği her fırsatta, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ideolojisi olan bu düşünceyi ortadan kaldırabilmek için her yöntemi denemekten kaçınmayan gerici, yobaz ve çağdışı zihniyetin, neleri yapabilecekleri bir kez daha gün yüzüne çıkmaktadır.
Cumhuriyet kurulduğundan buyana devamlı olarak tetikte bekleyen ve her fırsatı, kendilerince, iyi değerlendirmeye çalışan bu malum Zihniyet, Vatandaşlarımızın kutsal inancını ve dolaysıyla de İslam Dinini pervasızca kullanmaktan çekinmiyor. Bunda bir sakınca görmüyor.
İşin acı olan yanı; bir kısım vatandaşlarımızın, böylesi gerçeği halen yeterince göremiyor olmalarıdır.
Bunlar Müslüman falan değildir. Müslüman böyle olmaz. En azından Allah’ın Kur’an’da emrettiği İslam Dini’nin böyle söylemediğini uzmanlar her daim açıklıyorlar…
Aslında, Beni, RTE ile Aydın Doğan veya Doğan Medya Grubu arasındaki söz düellosu hiç ilgilendirmiyor. Geçmişteki menfaat birlikteliği esnasında verilen samimi görüntüler halen hafızamda… Her iki taraf bırakalım birbirlerine ne söylerlerse söylesinler… Ancak, Türk Ulusu’nun zarar gördüğü durumlarda tarafsız olunamayacağını bir kez daha yineliyorum. Devlet imkanlarının böylesine heba edilmesi ve siyasi yandaşlara peşkeş çekilmesi elbette ki affedilir cinsten değildir. ‘Adam sen de…’ deyip geçiştirilecek olaylar değildir bunlar…
Sonuçta; RTE ve başında bulunduğu AKP ve Zihniyeti iktidarı hazırlıksız yakalandılar. Karşı olduklarını ısrarla söyledikleri, ‘…yolsuzluk yapanı ve tüyü bitmemiş yetimin hakkını yiyeni…’ korur oldular. En azından halen zan aldılar… ‘Damardan Girecekleri Yolsuzluklar…’ kendi başlarına geldiğinde; ne durumlara düştükleri bir kez daha gözler önüne serildi.
Daha düne kadar, Yimpaş’ın patronu Dursun Uyar’ın meselesiyle uğraşır ve olayın henüz mürekkebi dahi kurumamışken; Şaban Dişli olayı patlak verdi. Bu zatın partideki görevinden istifa etmesi, toplumdaki nabzı biraz düşürüyorken ortaya çıkan Deniz Feneri Davası ve çapraşık ilişkiler, başta RTE olmak üzere AKP ve Zihniyeti’ni olabildiğince zora soktu…
En kötüsü de; 22 temmuz seçimlerinde kendilerine oy verdiğini söyledikleri 16.4 milyon seçmenin önemli bir kısmı şimdi çok şaşkın. Ne yapacaklarını bilemedikleri gibi; ne söyleyebileceklerini de kestirebilmiş değiller… Görüntüleri, topluma böyle yansıyor…
Dava sonuçlanıp da işin aslı tam anlamıyla ortaya çıkarıldığında; asrın en büyük yolsuzluğuna tanık olunacaktır…
Hep birlikte bekleyip göreceğiz…
CENGİZ ÖNAL ‘TARAKÇIOĞLU’
www.cengizonaltarakcioglu.blogspot.com
cengizonal.tarakcioglu@gmail.com

Hiç yorum yok: